anasayfa hakkında otobiyografi kitaplar şiirler yazılar haberler   iletişim

 

 

 

Hangi serüveni anlatmalıyım? şiirle olan serüveni mi, şiirlerimin içinden doğduğu serüveni mi? Belki bunları birbirinden koparmak olanaklı değil. İç içe geçip aktıkları hayatımı parçalarına ayırmak hiç kolay değil. Ama şiirlere kaynaklık eden o büyük serüven daha büyük ve geniş bir anlatının konusu olabilir ancak.  

İlk kitabım  “Bir Avuç şiir” 12 Eylül döneminin ağır cezaevi koşullarında ortaya çıktı.

İdamlar almıştık, müebbetler almıştık. Seslerimizi boğmak istiyorlardı. Karalanıyor, kötüleniyor, tüm iyi ve güzel şeylerden soyutlanmaya çalışılıyorduk.Acılar, ayrılıklar, işkenceler ve idamların üstümüzde siyah bulutlar halinde dolaştığıyıllardı. Şiir aynı zamanda bütün bunlara karşı bir haykırış, bir direniş hattıydı. Sözlerimizi kağıtların kanatlarında dışarıya uçurup duyulmasını istiyorduk. Biz vardık. Hiç de 12 Eylülcülerce gösterilmek istendiği gibi değildik. Haklı ve onurlu bir mücadelenin içinden geliyorduk. Ölümler, acılar, direnişler, çoğul sevinçler yaşamıştık. İnsan olmaya çalışmıştık. Ülkesini ve halkını kendinden çok seven insanlardık. Çoğunlukla gençlerdik. Ve sözümüzü şiirlere döktük. şiirleri kağıtların kanatlarında sevenlerimize uçurduk. 

12 Eylül cezaevlerinden İlk Nevzat Çelik’in kitabı çıkmıştı. Şafak Türküsü. Sonra Bir Avuç Şiir. Bugün sevgi ve saygıyla andığım Belge Yayınları sahibi Ayşe Zarakolu o dirençli yüreğiyle sözlerimize, şiirlerimize, öykülerimize sahip çıkmıştı. Böylece Bir Avuç şiir Yeni Sesler dizisinin ilk kitabı olarak ortaya çıktı. Bir Avuç şiir kitabımın şiirlerinin çoğunu Samsun Cezaevinde, bir yıl boyunca güneşe hiç çıkarılmadığımız müşahede hücresinde yazdım. Verimli bir yerdi orası. Aynı davadan yargılandığım Tarık Uygun daha sonra “Güncemde Işıyan” adlı bir şiir kitabı yayınlayacaktı.Sezai Sarıoğlu üç-dört hücre ötemde kalıyordu.  İlk eleştirmenlerimiz kendimizdik. Birbirimizi teşvik edip cesaretlendiriyorduk. 

Yazdık. Umudu yazdık, dışarıdaki mücadelemizden imgeler yarattık, ayrılıkları, direnişleri, görüş yerlerini, annelerimizin, eşlerimizin, kardeşlerimizin, sevgililerimizin özlemlerini şiire döktük. “Kaybana Geceler” yaşadık. Ve birgün bir gazete hücreme ağır bir haber düşürdü. Fikri Sönmez kalp krizi sonucu Amasya Cezaevinde yaşamını yitirmişti. Ama “O Sönmez”di ve Bir Avuç şiir’e düştü. Ve Bir Avuç’un son şiiri idam kararlarımızın Yargıtay’ca bozulmasından sonra yeniden yargılanmak için bir kez daha götürüldüğümüz Erzincan’da yazıldı: “Beni Tarihle Yargıla”. Bu 12 Eylül yargılamalarının reddiydi aynı zamanda. Böylece ilk kitabımı tamamlamış oldum. 

“Gülyangını Ömrümüz”ün şiirleri Erzincan’dan Eskişehir’e ve oradan sürgün edildiğimiz Aydın’a uzanan cezaevi günlerinde yazıldı. İlk kitaptan sonra yenisini yazmak artık o kadar kolay değildi ama anlatmadığımız, anlatamadığımız o kadar çok şey vardı ki geride, biz şiiri bırakamadık, şiir bizi. Yeni biçimler aradık. Uzun ve çok çağrışımlı dizelerden kurulu şiirler belki daha iyi anlatırdı bizi.. Düş ve Gerçek”te aşkı ve kadını anlatıyordum, “Işıldak Ezgileri”nde 1975”lerden 12 Eylül ve cezaevi dönemlerine uzanan o büyük mücadelemizi. Dünya tarihsel bir çerçevenin içine oturuyordu her şey. Sonra Eskişehir E tipi cezaevindeki bir tünel kazma girişiminin ardıdan gelen saldırı ve ezme çabalarına karşı gelişen süresiz açlık grevimiz geldi.  

 

 

 

Bu uzun açlıkta iki arkadaşımızı kaybetmiştik. Kırkbeş günlük ölümüne bir direniş öyküsüydü bu. Diğer yüzünde dışarıda annelerimizin, kardeşlerimizin, eşlerimizin yollara, meydanlara döküldüğü, kendilerini meclisin sağır sıralarına fırlattıkları zor bir öyküydü de. Bu öykü şiire döküldü ve Gülyangını Ömrümüz’ün ilk sayfalarında yerini aldı. Bu açlık sürgün ve direniş serüveni sadece şiire düşmedi. “Direniş Sürgün ve Ölüm Günleri” adlı bir anı-öykü kitabının da konusu oldu. Bu kitabı tüm arkadaşların katkılarıyla Tarık Uygun, Harun Korkmaz ve Osman Zeybek’le birlikte hazırladık. Şiirin dışına taştığım ilk çalışmamdı bu… Ama bu anı-öykü daha çok içeriyi anlatıyordu. Dışarıda annelerimizin, kardeşlerimizin, eşlerimizin yaşadığı fırtına ve ateşe pek az değiniyordu.  

Bu uzun ve ölümüne açlık direnişinin şiirleri Gülyangını’na düştükten sonra bu direnişe dair bir önsözle kitabı tamamlamış oldum. Ve sonra 1991 şubatında tahliye oldum İdamlardan, müebbetlerden geçen yargılanma serüvenim 4.5 yıllık bir cezaya bağlanmış ama ben bu arada 10 yıla yakın içerde kalmıştım. Alacaklıydım. Ama giden yılları kim geri verebilirdi ki bize. Ve nihayet dışarıyla kucaklaştım. Biraz şaşkın biraz acemi. Ama kısa sürede alıştım. Şiir geceleri ve sohbetlerinde sevenlerimizle söyleşip şiirleştik. Can Baba vardı, Ahmet Telli, Nevzat Çelik, Sunay Akın, Mehmet Çetin,Önder Kızılkaya … aklıma ilk gelenleri söylüyorum. Grevlerde bir sandalyenin üstüne çıkıp işçilere şiirler okuduğumuz da oldu. Şiiri hayatın içinde kılmaya çalışıyorduk. Fütursuz venyalın ve naif… 

Şiir yazmayı sürdürdüm tabi. Dışarıya çıkıştan sonraki ilk şiirim “merhaba”ydı. Devamı geldi sonra. Bu kez uzun dizeler aramıyordum. Kısa, yalın ve sade bir şiirin arayışındaydım. Yer yer uzun dizeli şiirler olsa da son kitabım “Yeniden Haziran”ın şiirleri çoğunlukla böylesi yalın ve sade şiirlerden oluşur. Kimileri biraz ironiktir. Çağrışımların yerini açık söyleyişler almıştır çoğunlukla. Belki doğrudan hayatın içine girmekle ilgili bir şeydir bu. Haziranlar mart ve eylül öncelerinde kalmıştı ve şimdi bize yeni haziranlar lazımdı. Yeniden hayatın içine sürmeliydik kendimizi. Ama artık hiçbir şey eskisi gibi süremezdi. Sürmedi. Ama hayatı değiştirme umudunu hep diri tutmaya çalıştık. Bu değişmedi. Bu umudun izini sürdüm hep. Yeni şiirlerimde bunu söyledim. “Yeniden Haziran” şiiri tam da buydu ve adını son kitabıma verdim. Ve böylece Yeniden Haziran üçüncü kitabım olarak şiir serüvenimdeki yerini almış oldu. 

Bütün bu şiir serüvenimde payıma pek çok güzel şey düştü. Barselona ve İsveç Pen kluplerinin onursal üyeliği ve bazı şiirlerimin yabancı dile çevrilmesi bunlara dahil de nedense “Yazarlar Birliği”ne üye olamadım. Ama güzel sanatçılar bir çok şiirimi bestelediler. En başta o güzel ve onurlu sanatçı Ahmet Kaya’yı sevgiyle ve saygıyla anmalıyım. İlk kitabımdaki “Beni Tarihle Yargıla’yı besteledi ve söyledi. Ve sonra birlikte aynı koğuşta kaldığımız, benim şiir serüvenimle onun müzik serüvenini bir araya getirip birlikte sürdürdüğümüz Mehmet Gümüş. “Kanat Çırp”, “Gülyangını Ömrümüz”, “Fikri Sönmez’e Ağıt” besteleyip söylediği şiirlerimden bazıları. Ve Onur Akın, belki de çok kişinin üstünden atlayıp geçtiği bir şiiri yaprakların arasından bulup çıkardı ve besteleyip söyledi: “Kaybana Geceler”. İnsanlar bu besteyi ve şiirini çok sevdi. Ve sonra Sevinç Eratalay: “Didar fiensoy’a Ağıt”ı ve “Bizim Üstümüze Dört Duvar”ı müziğe döküp söyledi. Bu güzel sanatçılarla şiirlerimi paylaşmak çok güzeldi.

Şiir serüvenim sürüyor hala.  Bazen ben onu bıraksam da o beni bırakmıyor.