anasayfa hakkında otobiyografi kitaplar şiirler yazılar haberler   iletişim

 

     

GÜNLÜK-1

 

Köşeye sıkıştırılmışım duygusu gelip çörekleniyor kalbime. Kıpırdayamıyorum. Hep aynı rutin. İş-güç, ev, köprü, trafik. Para, alacak, borç, satış, disket, kartuş, kablo, aksesuar .... hayatın basit aksesuarları gibi duruyor insanlar.  Hergün silbaştan. Bıçak sırtı. Teyakkuz. Aynı rutin içinde karmaşanın krallığı. Kabak tadı veren karmaşa.

1988 4 mayıs tarihli PEN Club Üyelik kartım önümde duruyor. Kaç zamandır çıkarıp bakmamıştım. Maddelerini okudum. Bir yazar ve şair olarak dünyaya ve insanlığa karşı yükümlerim vardı. 88’den 98’e tam on yıl geçmişti. 91’de dışarıya çıkışımdan bu yana ince bir şiir kitabı dışında pek bir şey üretmemiştim. İstediğim siyasal yazıları bile çok kere yazamadım. Aklıma düşen pek çok şiir kayıp gitmişti kağıtlara düşmeden. Yazarlık-şairlik cephesinde durumum vahimdi. Ama bu arada geçimlik işlerde fena değildim.

 

Garip bir hüzün düşüyor gözlerime. Köşeye sıkıştırılmışım duygusu gelip çörekleniyor kalbime. Kıpırdayacak yerim yok. Bu kira ödenecek, bu yuva gideri, bu kooperatif taksidi, bu kredi kartı ödemesi, mutfak, telefon, yakıt, elektirik, kapıcı giderleri ve daha birçok şey. Parti giderleri de az değil....

 

Mal geldi. Bir telefon... Nakite acil ihtiyaç var. Hemen satılmalı. Bitmeyen cızırtılı senfonisi paranın.

 

Aslında hayatı köşeye sıkıştırmışlar. Bunu hissetmek daha korkunç. Daha bir bela. Köşeye sıkıştırıldığım yerden nereye kaçacağım ki? Kaçtığın yer bir başka sıkışık köşe olacaksa.

 

Bir eşik olmalı. Biliyorum. İnsanın kendisi olacağı, kendi insanlığına sıçrayacağı bir eşik muhakkak olmalı. Kaçmak değil sıçramak gerekiyor. Köşeye sıkışmış hayatın o bildik çemberlerini kırıp çıkan bir eşikten. Bildik kurallara isyan ederek. Bütün bütüne kuralsız bir hayata sıçramak gerekiyor. İnsanın insan oluşundan başka hiçbir kurala bağlı olmadığı, kendini olduğu gibi özgürce yaşadığı bir kuralsız dünyaya yükselmek gerekiyor.

 

Sıçrarken yoksullukların, yoksunlukların, dışlanmışlıkların, kötü yargıların, kem sözlerin o aptal uçurumuna düşüp paramparça olmak da var elbette.  Risk. Ama bir bedeli göze almadan hangi güzelliğe ulaşılabilirki?

 

Birazdan bir ihalenin parasının ne zaman geleceğiyle uğraşılacak. Öğleden sonra satış randevuları. Bir malın Pazar araştırması Chip dergisinin sayfaları arasından çıkarılan telefonlardan yapılacak. Fiyat önemli. Kocaman bir çarkın kendi kendini bir şeyler yaratma duygusuyla kandırarak dönüp duran sabit dişlileri gibiyiz. Zaten çarkla birlikte dönmek dışında bir şans bırakmamışlar bize. Yerimize iyi oturmalıyız. Diğer dişlilerle uyumlu. Uymazsak kırılırız, birkaç dişliyi de kırarak. Belki diğerleri memnundur yerinden.

 

Böyle gitmemeli biliyorum. İsyan ama nasıl isyan ve neye? İsyanın ucu başka bir çarkın kurulmasına yol açacaksa. Ne anlamı var isyanın. İsyanın amacını iyi tanımlamalı. Kuralsızlıkların insan dünyasına bükmedikçe çubuğun ucunu yararı yok. Ve tek başına kotarılacak iş değil bu. Değişmek mümkün değil tek başına. Değiştirmek de.

 

1998

 

BEN BUNA YOKUM

 

Sözler tutum ve taraf belirtmenin ötesinde bir anlam ifade etmiyor neredeyse. Tartışmalar önceden belirlenmiş tutumları destekleyici argumanların sıralandığı veya duruma göre yenilendiği ve bu açıdan gerçek bir tartışma olmaktan çok bir “münazara” hali gösteriyor. Söylenen söz hangi öncülü, teorik argumanı, akıl yürütmeyi içerirse içersin, durum değişmiyor. Sözlerin derinliğinin olup olmaması, teorik ve pratik karşılıklarının bulunup bulunmamasının da bir değeri nerdeyse kalmamış.

 

İletişim mecralarının sözün şehvetine kaptırıcı halinin de etkisiyle karşı sözlerin birbirine çarparak bu tersgüdümlü krizi daha da derinleştirmekten başka hiçbir şeye yaramadığı bir tartışmanın içinde debelenip durmanın bir alemi yok gibi görünüyor. Bazen bir bardak suda aklımızı ve kalbimiz nerdeyse boğacak bir kısırlığa akıyor sözcükler. Ürettiğimiz her söz bir karşı sözü ateşleyerek bize geri dönüyor. Söz bumerangları uçuşuyor havada. Her uçuşlarında bir yerlerimizi, dostluklarımızdan birşeyleri örseleyerek, yaralayarak, inciterek kendi nesnel krallıklarını örüyorlar. Sözler bizim değil biz sözlerin nesneleri olmaya başlıyoruz.

 

Solduyu içeren uyarılar bile bir boşlukta sessizce yere düşüp parçalanıyorlar.

Kalbimizle birlikte.

Ben buna yokum.

 

 

Tartışıyoruz. Bir iç dilimiz var. Dışardan bakıldığında neyi niçin tartıştığımız çoğu kez anlaşılmaz ve anlamsız görünüyor. Dar çevremiz dışına çıktığımızda yaptığımız tartışmalara dair yöneltilen soruları yanıtlamakta hayli zorlanıyoruz. Çoğu kez anlatamıyor veya anlattıklarımızı içten içe kendimiz bile anlamsız buluyoruz.

 

Bu anlamsızlık içinde yaşadığımız gerçek hayatla iç hayatımız arasına girmiş o derin mesafeden kaynaklanıyor.  Dışardan yöneltilen gerçek sorular dar çevremiz içinde oluşmuş yanıtlarımızı bir anda boşluğa düşürüyor. Sözlerimiz bir uçurumdan aşağı yuvarlanıp kayboluyor. İç dünyamızda oluşmuş tatmin duygusu yerini boşluğun sıkıntısına bırakıp gidiyor.  Sanal varoluşun yerini gerçek varolamayış alıyor. Böylesi bir boşlukta duramayacağımız için hızla kendi dar dünyamıza geri dönmek, kendimize sığınmak bir varoluş çözümü olarak ortaya çıkıyor ve gerisi kısırdögü.

 

Sonuç, sürüp giden ve bir türlü tükenmeyen iç tartışmalar oluyor. Genele yükseldikçe ortaklaşmalarımız çoğaldığı için mümkün olduğunca buradan kaçıyor,  daha özel ve daha daralmış, giderek küçülen ayrıntılara gömülen ve ayrıntılara gömüldükçe ayrışmaların çoğaldığı ve doğal olarak tartışmanın ve polemiğin daha çekici hale geldiği söz girdaplarını dar anlamdaki varoluşumuzun vazgeçilmezi haline getiriyoruz.

 

Ben buna da yokum

 

GÜNLÜK-2

Sabah. Saat dokuz’u biraz geçiyor. Dışarıda kapalı ve sisli bir hava var. İstanbul kirinde. Boğaz rüzgarlarına rağmen duman rengi.

 

Can sıkıntısı, isteksizlik, ... araya giren telefonlar, bilgisayarlar, kızların önümüzdeki kurban bayramı tatili üzerine sıkıcı konuşmaları, yazıcı cızırtıları, somurtmuş yüzler, dağılmış masa, sigara dumanı, .... herşeyi bir film studyosunda senaryo gereği oluşturmuşlar sanki, yapış yapış sıkıntılı bir hava vermek için.

Şimdi Ziraat bankasından aradılar. İşlem tamam. Para çıkmış. İyi haber. İyi para. Haberlerin iyiliği satış ve parayla ölçülür ticarette. Ya insan. O dönüp duran çarkın bir dişlisidir. O kadar.

 

H’nin ETA’sı renksiz çalışıyormuş. H’nin işlevi ne? Önünde bilgisayar ekranı, ekranda belirli bir programın hazırcevap bölümleleri. Önünde banka hesap ve telefon numaraları, faturalar, kağıtlar, vs.  Ttelefon, bilgisayar, banka hesapları arasına koyulmuş bir işlemci gibi üzerine yüklü işyeri programının gereklerini yerine getiriyor. Motomot. Yaratıcı hiçbirşey yok. İnsan oluşuna dair bir iz arıyorsunuz, arada bir güldüğü veya kızdığı anlar hariç hiç bir belirti bulamıyorsunuz... Eta’sı renklileşti Hande’nin. Kendisi yaptı. Seviniyor. Küçücük bir yaratı. Ama insan oluşunun bir kıpırtısı var bu sevinişte.

 

A sessizce çalışıyor. Yüzünde duygu kırıntısı bile yok. İşini yapıyor kısaca. Bir adam geldi masasına. “Hoşgeldin”, hafif bir gülümseme. İnsan oluşuna doğru hafif bir akış ve sonra bilgisayar tuşlarının tıkırtısı, aynı duygusuzluğa dönüş.

Kim kimin parçası? Bilgisayarlar ve telefonlar mı insanın parçası, yoksa tersi mi? Çarkı öyle kurmuşlar ki insanlar araçlarının uzantısı veya parçası haline geliyor. Araçların duyguları yok. Kısa sürede insanları kendilerine benzetiyorlar.

 

Pazar, müthiş bir hızla devinip duruyor. Metanın ve paranın o başdöndürücü hızı içinde insana durumu sorgulamak için bile zaman bırakmıyor dönen çark. Bilgisayarlar ve telefonlar işi kolaylaştırıp zaman kazandıracağına, tam tersi oluyor.  En küçük bir zaman parçası bile bırakmıyorlar insana. Hep yetiştirİlmesi gereken işler çıkıyor ve hiçbir zaman yetişmiyor iş. Zaman görünmez bir canavar tarafından oburca yutuluyor hergün. Geriye akşamlara düşmüş posaları kalıyor insanların. Yorgun, stresli, düşünme yeteneği dumura uğramış. Düşünme yeteneği dumura uğrayınca geriye geyik muhabbetler kalıyor. Tatiller, kredi kartları, giysiler, komşular, eşyalar, futbol,kadın veya erkekler üzerine. İçi bomboş konuşup duruyor insanlar. Yarına hiçbir iz bırakmayan, çoğu kez ne konuştuklarını da çok bilmeden konuşmaların sallapatiliğinde kendilerine bırakılmış birkaç küçük zaman parçasını da hoyratça harcıyorlar.

 

...Sessizlik... kalbim kendi içine doğru akıyor... Hüzün kurtulamadığım bir duygu. Sıkışmışlık duygusu birşeyleri burkuyor içimde. Köşeye sıkıştırılmış hayatlar etrafımda dönüp duruyor. Sıkıştırlmış hayatların ölüme doğru o durdurulamaz akışı içinde insanı arıyorum.

 

 

HALLERİMİZ

 

Solun önünde küçük olanaklar dünyası kendini giderek tüketirken büyük olasılıklar dünyası yavaşça açılıyor. Kimileri bunu sezinlemeye başlarken kimileri gittikçe daralan küçük olanaklar dünyasının içine daha fazla gömülerek dış dünyaya körleşiyor. Gerçeklikten kopuş anlamına gelen bu algı daralmasını bir tür mistifikasyonla albenili hale getirmek ise kalem ustalarının işi haline geliyor.

 

Bir tür kendi içine çekiliş, kendine kaçış hali geçmiş güzellemeleriyle şiirleşip ruhsal tatmin sağlıyor. Artık, dünya ruhlarımızı acıtarak tersine akıyormuş, umurumuzda mı? Biz kendimize yeteriz. Bunun güzel bir tarafı var gerçekten. Sanal bir özgüven duygusu yaratıyor. Bir tür kendinden memnun olma hali. Mistifikasyonun sağladığı efsaneler bugünün veremediğini verebiliyor. Bugüne dair başarısızlık duygusunun dayanılmaz iticiliğinin yerini geçmişle varoluşun dayanılmaz çekiciliği alıyor. Bir şair için uçlarda gezinebileceği müthiş bir gerilimin o güzel uçurumu uzanıyor burada. Geçmişe doğru akan merdivenlerin trabzanlarında çocuksu bir haylazlıkla kayıp durmak heyecanlı dizelere kaynaklık edebilir. Bir şairin kendi içine doğru kaçıp gitme hakkı her zaman vardır.

 

Ama bir siyasi iddianın sahibi olmak istendiğinde durum değişir birden. Bir şairin zaman zaman sığınabileceği o çocuksu sorumsuzluk hali burada geçerli olamaz. Burada siyasi sorumluluğun gerektirdiği bir yaklaşım egemenliğini kurar. Bugünün gerçekliğini ne kadar acıtıcı olursa olsun doğru biçimde ve nesnel olarak görmek ve kabul etmek gerekir.

 

Kabul edelimki 80 öncesi dönemin sol kuşağı bugünün solunu üretip geliştirmekte, hiç de önemsiz olmayan ve hatta belirleyiciliği rahatlıkla ileri sürülebilecek dış koşulları bir yana bırakma cesaretini gösterip söylersek, başarılı olamamıştır. 90’lardan bu yana, sol, önüne çıkan büyüme olanaklarını değerlendirme konusunda kendi içine dönüklük gibi bir eksiklikle de malul olarak çoğunlukla başarısız kalmıştır.

 

Burada kimin kabahatli olduğunu aramanın bir değeri yok. Gelinen yer siyaseten ciddiye alınabilir bir alanı kapsamadığı gibi umutvar bir nitelik de göstemiyor. Bunu kabul edelim önce. Bunu kabul ederek başlarsak belki başka bir şeyi birlikte yaratabilmenin önünü açma şansımız olabilir.

 

Yaşam karmaşık bir bütünlük. Doğruların ve yanlışların herkese göre değişerek iç içe geçtiği sürekli bir akış, bir varoluş hali. Bir yere kadar doğru olan o yerden sonra pekala yanlış hale gelebiliyor ve tersi. Bu doğrular ve yanlışlar sürecine kendini güçlü bir varoluş olarak akıtabildiğin oranda süreci değiştirebilme ve yönlendirebilme olasılığı artıyor. Doğruların ve yanlışların yerini değiştirebiliyorsun, yeni doğrular oluşturabiliyorsun. Siyasi mücadele dediğimiz tam da böyle bir şey işte.

 

Ama bütün bunları belli bir gerçekliğin içinde yapabiliyorsun ancak. Eğer gerçekliğe ilişkin algılarında bir sorun varsa ve onu doğru tanımlayamıyorsan, akışın istenilen yere doğru olamıyor ve kendini başka bir yerde buluveriyorsun. Eğer kendi süreçlerinin nesnel bir eleştirisini yapabilmekten yoksunsan, bir süre sonra kaymış olduğun yeri içselleştirip varoluşunun bir hali olarak doğrulamaya gidiyorsun.

 

Önceliklerini doğru kuramayan hareketlerin sonrası için de çok şansı olmaz.

 

Uzun erimli hedeflere ancak güncel hedefleri yakalayarak ulaşılabilir.  Bugünün dünya koşulları bir “devrim” hedefini ötelemiştir. Anti kapitalist hareketlerin iniş ve çıkışları, Latin Amerika sol deneyimleri bunu açıkça göstermektedir. Bugün dünya-tarihsel boyutta marksizmin hem bugünün kapitalizminin bütünsel devrimci bir eleştirisini yeniden yapacağı ve hem de bu temelde ve geçmiş sosyalizm deneyimlerinin de eleştirisi ışığında kendi hedefini açık biçimde yeniden tanımlayacağı ve aynı zamanda pratik olarak da yaşanacak bir süreç kendi sonuçlarına varmaksızın, bildiğimiz anlamda bir devrimin, tanım değişikliğine uğrama olasılığı da dahil, açık bir hedef olarak ortaya koyulması olanaksız görünmektedir.

Böylesi bir durumda geniş bir çevreyi kucaklamayı hedeflemesi gereken, yüzü sosyalizme dönük genel bir sol çerçeve çizmelerinin ötesinde doğrudan devrime yönelik bir programı ortaya koymaları mümkün olmayan bugünün sol hareket ve örgütlenmelerine yüklenebileceğinden daha fazla bir misyon biçmek aşırı bir tutum olur. Kimilerimiz bu gerçeğin siyaseten pek farkında görünmese de pratik olarak aslında tam da bu çerçevenin içinde durmaya devam etmekte, fark sadece “liberal” ve “devrimci” ayrımları dahil söylemsel kalmaktadır. Sadece bu kadarla kalsa önemsenmeyebilir. Ama bu söylem önümüzdeki dönemin somut siyasi görevlerini bir ölçüde karartıcı ve belirsizleştirici bir rol de oynamaktadır.

 

Bu nedenle bu söylemi gerçeğin ölçütüne vurup oluşturduğu hayali şalı üstümüzden atmakta fayda vardır.

 

 

GÜNLÜK-3

Garip bir çelişkiler yumağıdır insan. İyi yanlarını kimine gösterir de kimilerine ketumluğu kalır. Sonra bu ikiliğini öyle bir savunur ki kendi penceresinden, haklılık bir nasrettin hoca hikayesi olup çıkar. Kendi gerçeğini olduğu gibi sorgulamak ve görmek zor iştir. Sorgularken parçalanıp kalabilir. Çoğu kez, bu nedenle, bir yanılsama dünyasında yaşamayı tercih eder insan. Sonra bu yanılsamalı hal doğallaşır ve gerçeğin yerine geçer.  Sorgusuz sualsiz bir doğru olarak tanımlamaya başlar kendini.

 

Kim uyar bu betime, kim uymaz? Bunu söylemek kolay değildir. Ama her insan az ya da çok bir parça böyledir. Kiminde daha çok gösterir bu kendini. Ad koymalı mı? Herkes, kendi tekil aynasını kenara koysun ve  dönüp diğerinin aynasına baksın biraz. Diğerinin aynasındaki görüntüsünde bir ölçüde kendi gerçeğini bulacaktır. Elbette diğerinin aynası kendine göre eğilip bükülmüş bir aynadır. Görüntüde yansıyan kadar yansıtan da vardır. Ama eğilip bükülmüş de olsa o aynadaki görüntüde bizden birşeyler vardır mutlaka.

 

Bu satırlar "O"nun için yazılmadı , ama o bu alanda belirgin bir karakter oluşturuyor. Mutfak bütün insanların kesistiği bir yerdir. Mutfakta kesişen ilişkiler kendi günlük ayrıntılarında çok şeyi ele verirler. Mutfakta duran bir bakıma en çok göze çarpandır. Bu nedenle O'nun herkesin aynasına düşen görüntüsü üzerine çok laf edilebilir. Ama bu görüntü bütün aynalarda aynı değildir. Kiminin aynasına işini çok seven ve iyi yapan saadık bir görüntü düşmüştür, kiminin aynasına kendini beğenmiş ve ketum bir görüntü. Kiminin aynasında işi hemen yapan, kiminin aynasında işi sallayan  bir görüntü oluşmuştur. Bu çelişkili görüntülerde aslında biraz eksik biraz fazla O'nun gerçeğinin bir bölümü vardır. Ama bu görüntülerde kendi gerçeğimiz de gizlidir. Kurduğumuz ilişki biçiminden çalışma alanı içindeki konumlarımıza kadar uzanan gerçeğimiz. Beceremediğimiz bir şeyler de vardır aynamıza düşen O'nun görüntüsünde. Bu nedenle yargıda bulunurken aslında bir ölçüde kendi durumumuza ilişkin değerlendirmeler de yapıyoruz demektir.

 

Sonuçta bütün bunların değiştirilebileceği, gerçek, yanılsamasız ve eşit insan ilişkilerine sıçranabileceği bir eşik vardır ve aslolan bu eşiği aşmaya yönelmektir. Bunun için gereken birbirini anlamaya çalışmak ve bunun için çaba göstermektir.

 

GÜNLÜK-4

1

Bazen ayrıntılar bir çelişkiler yumağı haline gelip karmakarışık yapar insanı. Oluşmuş ve oturmuş görünen herşey temelinden sarsılmaya başlar. En yakın görünenler artık o kadar yakın değildir. Önceki bütün ilişkiler birer yanılsama gibi görünmeye başlar. Duygular sıcaklığını yitirir. Sözler, davranışlar, tutumlar, olaylar iticiliğin aynasından yansıyıp geri dönerler. “Böyle devam edilemez”dir artık.  Aksi durum olumsuzluğa birikmektir. Ya da kendi üstüne kapalı sessiz bir mutsuzluğa.

 

2.

Kendini ait hissetmek ve kendine ait hissetmek karşılıklı olarak vardır. Biri yoksa diğeri de çöker. Çoğu kez oraya ait olması istenir de insanın orayı kendine ait hale getirmesi hiç kolay olmaz. Kurulu düzen ve alışkanlıkların duvarına çarpmak kaçınılmaz gibidir. Rutinin içinde kalarak aşılamayacak duvarlardır bunlar. Ama önce rutinin içinde onu tanımayla geçecek bir sürenin yaşanması bir bakıma kaçınılmazdır. Bu sürede rutinin ilişkileri o insanı kendine uydurmaya, durumu olduğu gibi kabullenmeye zorlar ve kabullendiği varsayılır. Herkes basitçe durumunu olduğu gibi sürdüren ilişkileri zorlar. Bütün bunlar düşünülmeden ve çok doğalmışçasına yapılır.  Sorgulanacak ve değiştirilecek bir şey yoktur. Ama aslında hiçbirşey eskisi gibi olamaz veya yeni olan eskisi gibi olanda devam edemez.

 

3.

Ayrıntılar çok şey ifade eder. Bir insanı ayrıntıda yakalarsınız tam olarak. Ama her ayrıntıda değil. Hangi ayrıntının gerçeğin hangi yanını yansıttığını çekip çıkarabilmek gerekir. Çoğu kez yanılmak kaçınılmazdır. Yanılgıdan çok yönlü bir bakışla kurtulabilir insan. Hiç kimse tek yanlı ve yönlü değildir. Bir yanıyla çok iyi gider de başka bir yanı batar. Sorun diğeriyle özdeşleşmek değildir. Sorun farklılıklarını eşit bir ilişki içinde yaşayabilmektir. İşte tam bu noktada, “eşitlik içinde yaşayabilme” işinde pürüz çıkarsa gerçek bir sorun başlar.

 

4.

Böylesi noktalara doğru sıkışan bir yaşam alanında köklü dönüşümlere ve bunun için yeterli insiyatif göstermeye gerek vardır. Çaresi yok radikal kararlar alınacaktır.

gerçeğini olduğu gibi sorgulamak ve görmek zor iştir. Sorgularken parçalanıp kalabilir. Çoğu kez, bu nedenle, bir yanılsama dünyasında yaşamayı tercih eder insan. Sonra bu yanılsamalı hal doğallaşır ve gerçeğin yerine geçer.  Sorgusuz sualsiz bir doğru olarak tanımlamaya başlar kendini. 

 

 

 

GÜNLÜK-5

 

Garip bir çelişkiler yumağıdır insan. İyi yanlarını kimine gösterir de kimilerine ketumluğu kalır. Sonra bu ikiliğini öyle bir savunur ki kendi penceresinden, haklılık bir nasrettin hoca hikayesi olup çıkar. Kendi gerçeğini olduğu gibi sorgulamak ve görmek zor iştir. Sorgularken parçalanıp kalabilir. Çoğu kez, bu nedenle, bir yanılsama dünyasında yaşamayı tercih eder insan. Sonra bu yanılsamalı hal doğallaşır ve gerçeğin yerine geçer.  Sorgusuz sualsiz bir doğru olarak tanımlamaya başlar

 

1.

Kibirin ve kendini beğenmişliğin kıskacına sıkışmış bir yaşamı sanki doğal ve normal olan buymuş gibi  sürdüren birinin burnu büyük davranışları gerçekten çekilmezdir. Bu tutum hemen her ayrıntıya, kullanılan sözcüklere, söyleme biçimlerine yansır.  Sözler üzerinden tartışıldığında ortada bir şey yokmuş gibi görünür de içinize birşeylerin ters ve garip olduğu duygusu gelip yerleşir. Karşınızdakinin bakışlarında kibirli bir küçümseme ve kaale almamama anlamını yakalarsınız. Anlarsınız ama açıklayamazsınız.  Zaten kibirin dünyasında yaşayanların kendi üstüne örtük hayatlarının içine sızmanız ve onlara yaklaşmanız pek mümkün değildir. Dostluk kapıları sıkı sıkıya kapalıdır. Ya yaklaşamazsınız ya da yaklaştığınızda kaçmayı tercih ederler. En yaklaştığınızınızı düşündüğünüz anlarda bile bir uzaklık hissedersiniz. Görünmez bir duvar vardır arada. Israrın anlamı yoktur. Bunları yürüdüğünüz yaşam yolunda zorunlu olarak dokunup geçtiğiniz ve sadece işin gerekleri için zaman zaman çıkarıp baktığınız iki boyutlu hayatların gri ve tozlu dosyalarına tıkıştırıp bir kenara koyabilirsiniz. Hiç kimseyi kendisi istemedikçe kibirin iki boyutlu, kendi üstüne örtük ve anlamsız dünyasından çekip çıkaramazsınız. Bırakın orada mastürbasyon bir hayat yaşayıp dursun ve kendi yanılsamalı mutluluğu ile tatmin olsun.

 

2.

Kimileri vardır, aslında yetenekli, donanımlı ve çalışkandırlar ve gerçekten anlamlı işler yaparlar ama son derece de alçakgönüllüdürler. Onları çoğu kez farketmezsiniz bile. Dosltluk kapıları ardına kadar açıktır. İşlerini büyük bir sorumluluk duygusuyla yaparlar. Gözlerine baktığınızda sıcaklık ve yakınlık okursunuz. İçiniz hemen ısınır. Canlı ve içten davranırlar. Mutlulukları ve mutsuzlukları gerçektir. Bazen tartışmaktan kaçıyorlarsa bu karşılarındaki insanı kırmak ve üzmek istemediklerindendir. Hayatlarını sonuna kadar açarlar ve bazen de bundan zarar görürler. Küçük çıkarlar peşinde koşan faydacılar için iyi birer hedef olarak görünürler ama karşılarındakinin çıkar amaçlı yaklaştığını gördüklerinde o ilişkiyi reddetmekte tereddüt etmezler. Bunların hayatları alçakgönüllülüğün o canlı ve üç boyutlu dünyasında kendiyle barışık olarak sürüp gider. Onlarda insana dair hemen herşey güzel birer tablo, sımsıcak birer öykü olarak belleğinizin en güzel köşelerine yerleşir. Onları gerçekten seversiniz. Zaman zaman ilişkilerinizde bazı pürüzler oluşsa da bunlar iticiliğin aynasına hiç yansımazlar. Sevginin hoşgörüsü pürüzleri silip geçer. Bunları sever gibi yapamazsınız hemen hissederler. Kelimenin gerçek anlamıyla dostluklar bunlarla gerçekleşir. Hayat çizginizde böylesi ne kadar çok insana rastlarsanız insan olarak o kadar zenginleşirsiniz.

 

3.

Elbette yukardaki soyutlanmış tanımlara tam olarak uymaz kimse. Hemen herkesin yaşam bohçasında az ya da çok bulunurlar. Kimininkinde kibirin dayanılmaz ağırlığı kimininkinde ikincinin güzelliği egemendir. Ama kibirin dayanılmaz ağırlığı altında çarpılmış hayatlarda bile ikinciden birşeyler bulunduğundan değiştirmek için az ya da çok bir umut yine de vardır.

 

 

 

GÜNLÜK-6

Döngü aynı yere götürüyor. Dön dolaş kürkçü dükkanı.  Paranın saltanatı hüküm sürüyor. Parasızlığın sefaleti. İki arada bir derede sıkışmışlığın sirke tadı. Sürükleniş.

 

Bu ev kirası, bu kooperatif taksidi, bu okul parası, bu ödenecek çek, bu… bu … bu… Nereye kadar sürecek bu kısır döngü? Maaş ödemeleri, çekler, metanın cilveleri, paritenin tersine salvosu, durgunluk. Herkes bir sürüklenişin aciz kulları. Tanrı Para’nın şehvetli çocukları. Ruhlarını şehvetle pazarın gayya kuyusuna atıyorlar.

 

Hücremde daha özgürdüm. Paranın mecburiyetiyle çevrili değildi her yanım. Ayağımı uzattığımda soğuk duvardı, elimi uzattığında parmaklık, ama en güzel düşler dolanırdı aklımın tavan arasında, kalbimim ara sokakları hınca hınç umut ve ışıktı. ...