anasayfa

hakkında otobiyografi kitaplar şiirler yazılar haberler   iletişim

 

Gülyangını Ömrümüz

 

 

güneşin suretidir ezgilerimiz

kör karanlığın tanyerinde yırtılışı

ateş boylarında sınanmış sözlerimiz

özlem rüzgarı umut eser ufkumuzda

çağ yanığı tarih kokar genç alnımız

bu şiirler bu türküler gülyangını ömrümüz

 

 

işitmez mi bizi yürek

sözüm tarih kıpırtısı

ey sesin güzel şarkısı

ey dağların çam kokusu

kozalara filizlere

anlatın bu öykümüzü

gül tadında sözler yazdık

mavi tuvaline gökyüzünün

genç ömrümüzü ateşboylarınca

şafak rüzgarlarına katarak

ve direnişi öptük ağzından

dudaklarımızı sokaklarda kanatarak

 

işitmez mi bizi yaşam

kırım geçti üstümüzden

ey kaşımdan seken kurşun

ey yarası meri kuşun

ufuklara denizlere

anlatın bu öykümüzü

gül tadında sürme çektik

mavi kirpiklerine gökyüzünün

çıplak ömrümüzü ateşboylarınca

kurşun vadilerine atarak

ve yaşamı öptük ağzından

dudaklarımızı sırılsıklam kanatarak

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

işitmez mi bizi toprak

dalımızdan düştü yaprak

tenimizden esmez bahar

ey özlem yüklü sabahlar

gelinlere gençkızlara

anlatın bu öykümüzü

gül tadında düşler koyduk

 mavi sofrasına gökyüzünün

dudaklarımızı ateşboylarınca

tarih rüzgarlarına katarak

ve güneşi öptük ağzından

genç ömrümüzü toprağa akıtarak

 

işitmez mi bizi ülke

güneş serdik umutlara

ey dirence döktüğüm ter

ey yarım kalmış türküler

tarihlere yıldızlara

anlatın bu öykümüzü

gül tadında öpüşler kondurduk

mavi alnına gökyüzünün

gülyangını ömrümüzle çırılçıplak

yıldız vadilerine akarak

ve tarihi öptük ağzından

dudaklarımızı ateşboylarında yakarak

 

       

 

şıldak Ezgileri

 

1

geceyi ışıldaklar teslim alıyor altın rengi düşüyor kar taneleri

mor ufuklarda yangınlı ıslıklar koşuyor başımın üstünde ışık hareleri

susturuyorum bütün sakat şarkıları kül rengi notalarda dönüp duran

yenilgilerimi ve acılarımı sararan yapraklar gibi düşüyorum dalımdan

künyemde bütün çağların inatçı ateşboyları ve o büyük yöntemli bilim

küllerimden kıvılcımlar derip taze isyanlara uzanıyor emekçi ellerim

yeni ezgiler topluyorum zamana köküne sadık kalıp eski türkülerin

sonra diri sesler yüklüyorum rüzgarlara mavi umuduyla çoğul öykülerin

sesimi duyuyor yeryüzünde bütün ülkeler sözlüksüz anlıyor halklar beni

ben çoklukların güneşli ellerinden gerçek demokrasilerle akıp geleceğim

alnımda kitapların kuru sözleri olmayacak ezbere hazır reçetelerle

yeniden yorumlayıp yaşamı ama köklerimle birlikte ilerleyeceğim

avuçlarımda ebedi barış tadında denizler dağlar kentler ışıklı ülkeler

şafaklarda kapılardan özgürlük türküleri ve taze ekmek kokularıyla gireceğim

 

2

geceyi ışıklar teslim alıyor dağgüllerinden kentkaranfillerinden sor beni

uçan bir martıdan sorma bir vapur düdüğünden ıslak bir sevgili elinden

dehşetli tutkularımdan sor beni gövdemde akıp giden sevda selinden

yarım uykulardan sor beni tekil nevresimlerden tutsak gecelerden

ben ki kaç yılın buğulu özlemlerindeyim sözcükler avutmaz beni

işte çırılçıplağım genç ömrümle kalbim yere dökmüş bütün giysilerini

içimde ülkeler geziyor saçlarımda kıvılcım tenimde direniş iklimleri

ben ki çoğalmış ellerimle tarihçeme büyük harşerle düşmüşüm ekimleri

beni ateş sokaklarındaki o eski eylem sıcaklıklarında bulursun belki biraz

beni yangınlı dudaklarına bıraktığım o gürbüz öpüş tadlarında

beni günbatımı kent kuşlamalarında bıraktığım gölgelerimde biraz

ben ki kalabalıklardan geliyorum dudaklarımda sloganların acıkmışlığı

devrimlere karışmışım adımlarımda dağların uzun yürüyüşlere çıkmışlığı

taze seher kokuları sürünüp bir sabah özgürlük tadında çalacağım kapıları

 

3

geceyi ışıldaklar teslim alıyor kan sızıyor şakaklarımdan

okul çıkışlarında faşist kurşunlar dişlemiş can yollarımı

o büyük kentte yaprak yağardı gökyüzünden bir o kadar kurşun yağdı

yerde kan lekeleri yırtık bir defter kırık bir te cetveli

sonra cam kırıkları dipçik darbeleri… ve çekinişleri kırdım

büyük merakımda ısırgan bir cüretle karıştırdım sonra kitapları

bir otuz mart gecesinde ateşler yakıp ilk şiirimi haykırdım

ve erteleyip aşklarımı heyecanımı aktım gece yazılamalarına

sonra çırılçıplak astım yüreğimi direnişin kanlı dalına

bir dere gibi aktım gençliğimi kurşun vadilerinden çağ yangınlarına

toy ellerimle kestim yollarını can ülkemize sokulmuş faşist işgallerin

ve kondu sokaklarına savurup kendimi kaç kez içine kıvrıldım bir siperin

akşam çöktü şafak söktü kaç kez vurgun yedim gecenin derin sularında

iç savaşın ayak sesleriydi duyulan kaç kez öldüm gece pusularında

 

4

geceyi ışıklar teslim alıyor kaç kez çığlık çığlığa sabaha aktım

ateş sokaklarından geçtim kalbimin üstünde kan ve barut lekeleri

gölgem tutuştu parke taşlarında gövdemi ıslak kaldırımlara bıraktım

mavi bir denize aşık oldum sonra kalbimde duydum hırçın dalgalarını

deniz ve yosun kokusu takılıp kaldı anılarımın parmak uçlarında

gözlerimin burçlarına takılıp kaldı yıldızlar geçerken geceboylarını

sonra ölümün acı tuzuyla yanan gözlerini gözlerime çaktı bir kadın

alnımda buz rüzgarları esti ve ellerimi koyacak yer bulamadım

unuttum bütün teselli sözlerini dilim kurudu damağımda çaresizce baktım

o kaçıncı cenaze töreniydi geleceğin diyeti bilip yumruğumu sıktım

yumruğumu sıktım ve pervasızca yürüdüm alanların çoğul haykırışlarına

omzumda çıplak bir diretmişlik adımlarımda büyük kalkışmanın heyecanı

iç savaşın ayak sesleriydi duyulan genzimi yaktı kıyımların kanlı dumanı

direniş ülkelerinde kıyımlar birbirine benzer faşizmin kuralı yok

 

5

geceyi ışıldaklar teslim alıyor çoğul kıyımlar aralığındayım

yanmış kamplar geçiyorum gözlerimden bulutlarla geçiyor kanlı suretler

orda yaşayanlar şimdi nerdeler … şimdi nerdeler Maraş’a akıyor kanım

kesik başlar, keskin balta ağızları, boğaza çakılan çivi, yanmış cesetler

o bebek ölüleri Maraş’a düşmüş Guernica, o korkunç resim, kanayan yaşam

işgal orduları geçmiş sanki kabus gibi çöküyor kentin üstüne akşam

ben o bebek çığlıklarının faşizmin üstüne yürümüş insan lanetiyim

o bebekler şimdi nerdeler ben ölü köylerin hayata susamış filistin suretiyim

kulaklarımda insan çığlıkları ve sarhoş kahkahaları falanjistlerin

faşizm bu heryerde birbirine benzer üstümde hayalet gibi gezer Babi Yar

hangi çağdı fırınlar yakar bizi ve insan eti kokar Auschwitz’de bulutlar

hangi çağdı, şimdi nerde El Salvador’da generalin katlettiği insanlar

hangi mayıstı üstüm kurşun yağmuru gövdemi kazancı bayırında yakalıyor ölüm

şimdi nerde otuz mart ölüleri kızılderede sönerken yeniden tutuşuyor külüm

 

6

geceyi ışıldaklar teslim alıyor tank paletleri eziyor sonbahar şafağını

deniz rüzgarlarının mavi çizgilerini çekip alnıma geçiyorum ateşboylarını

dağlı sabahlara düşüyorum ayaklarım diken çizikleri iki bıçak gibi gözlerim

ve tutup asıyorum yüreğimi bir çam ormanına bu patikalar benim ayakizlerim

kurşun geçitlerinden aşıyorum sırtımda namlu gölgeleri yürüyerek

ve kör bir akşama düşüyorum cesedimi uçurumlarda ve koyaklarda sürükleyerek

toprağa akıyorum dağlarda bıraktığım izlerin kuşluk vakti gölgelerini

kesiliyor şahdamarım ve tutup tuz yerine köz basıyorum acıyan gözlerime

işkence odalarında binlerce çığlık ve suskular bıçaklamış kent ülkelerini

nisan çocuklarının Filistin askılarında kollarını bıraktığı günler yaşıyorum

sonra yüreğimde çözülmelerin hırçın yaraları ve kezzap ve merhem taşıyorum

ve kezzap ve merhem taşıyorum kanayan geçmişimi koşuyorum damarlarıma

ve sıcak saklıyorum kimliğimi koynumda, açlık yollarında cendereler kırıyorum

an geliyor uzatıyorum boynumu bir darağacına, sevdamı şafağa haykırıyorum

 

7

geceyi ışıklar teslim alıyor günceme şiirler düşüyorum kanımla

akşamlara düşüyorum kitaplara doldurup acılarımı ve yenilgilerimi

birbirine benzer bütün iç savaşlar direniş ülkelerinde kuralı yok

tarih bu, künyemde bütün çağların inatçı ateşboyları alevlerle yanıyor

hangi çağdı köle isyanıydım Spartaküs’ün çıplak gövdesiyle gerildim çarmıha

hangi çağdı Serez çarşısında dilsizleştim Bedrettin asılırken bir darağacına

hangi çağdı Marti, hangi çağdı Sandino, toprak ve devrim, karıştım rüzgarlara

hangi çağdı enseme sıkıldı kurşun yüreğime aktım seni Che Guavera

hangi çağdı Allende’nin üstüne yürüyordu şili ufuklarını kanatarak tanklar

tarih bu, künyemde bütün çağların inatçı ateşboyları gülrengi kanar

Paris varoluşlarında düşer barikatlar ve duvar diplerine düşer komünar

bir duvarda kurşuna dizilir Lorca, Madrit düşer ve düşer İspanya

kapetanios kurşuna dizer kendini ricat yollarına kan sızar Teselya

tarih bu, iç savaş ülkelerinde ölümler ve yenilgiler birbirine benzer

 

8

geceyi ışıldaklar teslim alıyor kendi ellerim kurşuna dizmiş beni

kimse bilmez … şair Garcia … benim yenilgilerim biraz bundan

bölüntülerin kısır döngüleri buruk bir tad bırakmış ağzımda

yüreğimin ortalık yeri bıçak ağzı gibi keskin … susun

susun benim ellerim kendimin katili yanlış yere sürümüş öfkemi

öfkemi yanlış yere sürmüşüm barriolarda sessiz ve kanlı bir hüzün

mayıs akşamı kendi kendini yemiş kendi avuçlarında dilim kurumuş

dilim kurumuş yanıtım yok Ana Maria benim ellerim kendimin katili

havada buzlu sorular var ve ıssız sulara kaçmış bütün sözcüklerim

içimde burgu gibi dönüyor soru işaretleri ve yanıtlarımı kaybetmişim

ey companera söyle ateş yakmasınlar ağlamak istiyorum kendime karanlıkta

ama “hiçbir zaman tam karanlık değildir” zaten gece söyle yaksınlar ateşi

yaksınlar ateşi söyle ey Frente yanıtlarımı arıyorum ve yitirdiğim güveni

söyle sadece isyan ateşiyle yansın gece yüreğim kanatmasın artık kendini

 

9

geceyi ışıldaklar teslim alıyor parmaklıktan sarkıyor bir kar tanesi

ben yeniden tutuşuyorum küllerimden göz ufuklarımda yıldız halesi

gümüş sarkıtlar düşüyor üstüme ve tutuşuyor tarihin altın meşalesi

sonra bir Rodrigo çalmaya başlıyor sesini bağışlıyor bana İspanya

çam kokulu kaval ezgileri ülkemce dolaşıyor kıyılarboyu sıradağları

ve dudaklarımda acıkmışlık şiirler söyleyerek kucaklıyorum kalabalıkları

bir ışık yaylımı akıyor alnıma şafağın taze ufkundan ve kuşkanatları

bütün yollar umuda çıkar diyorum ve gözlerimde ışıyor direncin ateş hatları

dönüşü yok diyorum sonra dönüşü yok ve yeniden kuruyorum saatleri

ama iyi sürmeli tarlamızı bu sefer ve gidermeli eksikleri

taze bir gelinlik içinde gelecekle başgöz etmeli yeniden beklentileri

alnımıza kazınmış ebedi bir yazgı değil mart ve eylül yenilgileri

haydi borazanlar çalın davullar gümbürdeyin konuşun orkestralar

sabaha düşüyorum dudaklarımda bütün tarihlerin inatçı isyan ezgileri

 

10

geceyi ışıklar teslim alıyor

altın rengi düşüyor kar taneleri

ve biz yeniden doğuyoruz bir yıldızın külünden

biz ki kalabalıklardan geliyoruz

dudaklarımızda sloganların acıkmışlığı

biz ki çoğullara karışmışız ellerimizde eylem sıcaklığı

biz ki akmışız kanımızı devrimin güçlü ve hırçın damarlarına

dönüşü yok, seslerimiz yeniden süzülecek kapıaltlarından kent ufuklarına

 

biz ki

bütün direnişlerin adsız neferi

adımızı çocuklara bırakmışız

dudaklarımızda kaç kez ıslanmış isyan türküleri

dönüşü yok, bir şafakta biz de kazanacağız o büyük zaferi

dönüşü yok, öpeceğiz güneşi ağzından bizim dudaklarımız yangın yeri

dönüşü yok, tarihin becerikli ellerinde tütüyor bedeli ödenmiş sıcaklık

biz güneşli ellerinden gerçek demokrasilerle akıp geleceğiz halkların

avuçlarımızda ebedi barış tadında denizler dağlar kentler ışıklı ülkeler

şafaklarda kapılardan özgürlük türküleri ve taze etmek kokularıyla gireceğiz

 

 

 

 

 

Esin Rüzgarlar

 

1

 

uzatsam dudaklarımı

dudakları benimdi

dokunabilsem dokunuşları benim

ama görüşlerden ancak

kokusunu toplayabildim

esin rüzgarlar esin

akşam çöküyor dağlara

havada silik bulutlar

esin rüzgarlar sallanan kavaklara

 

avuçlarımın çanağında sessiz bir ıslık

gövdemin sevda burçlarında

serin bir ıssızlık

özlem dalgaları çığlıklanıyor

gözlerimin derin sularında

esin rüzgarlar esin

güneş doğuyor dağlara

havada yangınlı bulutlar

esin rüzgarlar gizli koyaklara

 

2

 

“batı cephesinde yeni bir şey yok”

bir asker kendini vurmuş siperinde

nedir ki bir askerin ederi kağıt üzerinde

esir rüzgarlar esin

akşam çöküyor dağlara

havada silik bulutlar

esin rüzgarlar sallanan kavaklara

 

barış yılı koydular yılın adını

ve çılgın bir yarış

sürüyor hala kâr ülkelerinde

hangi silah daha iyi öldürür diye insanı

esin rüzgarlar esin

güneş doğuyor dağlara

havada yangınlı bulutlar

esin rüzgarlar dağlı sığınaklara

 

 

 

Güller

 

güller

allanmalı

bakarken yanaklarda

güller

ballanmalı

gülerken dudaklarda

güller

açıp dallanmalı

sevdalı gizlerinde ormanın

bir tek

orman bilmeli onları

deniz gibi bir sevdanın içinde

 

 

 

Geldiniz

 

geldiniz

ne güzeldiniz

kuşlar gibi şakıdınız çocuklar

gelirsiniz açık görüş

gidersiniz dünya gider

geldiniz bir saate sığdırdık her şeyi

ellerimizi gözlerimizi sözlerimizi

çabuk ve aceleci

ve gittiniz

gözlerim peşinizden koştu

kesip çıkarıldı yüreğim sanki

kanım kilitlere aktı

hasret ne ki

 

 

 

Mektup

 

sözcükler

öpüşlerimi taşır sana

yüreğimin dudaklarından

benim alnımda

yedi katlı bir yıldız öpücüğü

sıkılı yumruğuyla karadeniz dağlarından

senin kanatların

usul ince sevdalı sıcak

çırpınıp yükselir “görülmüştür” sayfalarından

 

 

 

Biz Susarsak

 

biz susarsak gün ölür

dudaklarımıza dökülür kırlangıç ölüleri

biz susarsak yıldızlar söner

susku kıskaçlarında söner bütün denizler

biz susarsak bayraklar yere dökülür

biz susarsak toprak ölür

ve kavalı susar akıp giden hayatın

 

 

 

Çarpık Yansılar

 

birbirinin aynasına çarpık düşer yansılar

aynı sözcüklerle konuşur ve anlamazlar birbirini

bir fındık kabuğundan başlar her şey

küçücük hedefler söz bombardımanlarına tutulur

araya giren yalancı bir uçurumdur

nasıl gelinmiştir o noktaya unutulur

tek gerçek olur uçurumun giderek genişleyen boşluğu

ve ortalığı kasıp kavurur

fındık kabuğunda kopan çarpık yansılı fırtınaların

yabancıl sarhoşluğu

 

 

 

Seni

 

seni çiçeklerden derdim

sevda günlerinden

hani rüzgarlar eserdi denizden

hani ölesiye dövüşürdük

hani duvarlar boyu pırıl pırıl yazılırdı umut

kırmızı harflerle

sonra seninle baharı yaşadık

bindokuzyüzseksenyediye

bir yastığa baş koyar gibi

sevgini ve hasretini koyup gözlerine öyle geldin

ve ben

inanılmaz güzellikte bir dünyada uçar gibi

bir pınardan su içer gibi

aktım gözlerine

bir ürperti sıcak bir hasretle geçti avuçlarımdan

hasretin gecesi bitip

kavuşmanın şafağı söktüğünde

sonsuz bir sevgiyle kucaklayacağım seni

 

 

 

 

Düğün Türküsü

 

gündoğumlarına mutlulukla açılsın penceremiz

ve günbatımları gelinpulu yıldızlar düşsün hep sofranıza

bazen üzünç

bazen sevinç

derin vadiler gibi uzanırken gözlerinizde

sevdanızı ebedi bir ırmak gibi akıtın hep içinizde

ayrılığın yakıcı sisleri arasına düşmesin hiç yolunuz

kıyılardan kıyılara

zordan kolaya kolaydan zora

dalgalanırken yaşam denizi

yüreğinizde

tomurcuğu her gün yeniden açan bir gül gibi

taşıyın birbirinizi

 
           
 

Ölüm Güncesi

 

 

Kendilerine özgü bir güzelliği var devrimcilerin

Berrak bir su gibi aydınlık oluyor direnişleri

Berrak bir su gibi tertemiz akıyorlar ölüme

 

Siyah puntolar

“grev ölüm sınırında”

otuzlu günleri yaşıyoruz

açlıkta bu son okuduğumuz gazete haberlere ve resimlere karışıyoruz

zafer işaretiyle kalbini konuşuyor gri bir resimde küçük bir kız

ellerinde beyaz kefenler taşıyor bir başka resimde analarımız

yaşam aç göğüslerinden düşürecek birazdan bizi

zincir kelepçeler etimize geçip kesecek bileklerimizi

üstümüze bir ölüm sürgünüyle çırılçıplak devrilecek zaman

bıçak sırtında çelik tabutlarla geçeceğiz asfalt yollardan

bir dost gözleriyle susacak bütün firari özgürlük düşlerini bana

sonra ben hırçın dizeler kanayacağım güncelerin solgun sayfalarına

 

 

çelik tabutlarda yanıyor gün bu aç ve susuz bir sürgün

dudaklarım kuru bir çöl parçası şimdi öpersem ölürsün

 

yol uzundu ve yanıyordu çıplak güneş altında çelik tabutlar

çeliğin üstünden bize dokunmadan geçip gidiyordu serin bir rüzgar

bir ölüm konvoyu ile geçiyorduk güneşin alnında yanan şehirleri

kendi terimizi içiyorduk ve gözlerimizde yavaşça sönüyordu hayatın alevi

direnişin ufuk çizgisine düşüyordu bir sisin içinde diyarbakır ölüleri

sıcağın tenimize yapışan elleri kıvranıyordu susuzluktan

tuzlu damlalarla siyah bir sessizliğe akıyordu damarlarımızda kan

bu aç ve susuz yolculuktan iki ölüm kaydı daha düşürecektik güncemize

 

 

aç seslerimizde donuyor zaman bu kanlı bir sürgün

dudaklarım iki keskin buz parçası öpersem ölürsün

 

görüyoruz: çıplak betona iki yaprak gibi düşüyorlar yarı ölü

adlarını soruyorlar … ses yok … ve tekmeliyorlar sonra

susun, şimdi ölüm var havada duvarda kilitte parmaklıkta

keskin ve kanlı bir bıçak saplanıyor soğuk demirkapılara

ey insanlar adımı söyleyin bana bu kaçıncı ölüm

unuttum kaç günce tuttum söyleyin bu kaçıncı işkence

bu kaçıncı gece böyle çığlıklar ve sloganlarla açılan

aç seslerimizde buzlanıp donuyor siyah bir zaman

aç seslerimizle donuyor zaman bu kanlı bir gece

sonra resmi giysileriyle üstümüze saldırıyor kapıaltında işkence

soğuk betona çırılçıplak düşüyoruz ve çiğniyorlar aç midelerimizi

saçlarımızı yoluyorlar sonra ve uzun matlada sürüklüyorlar bizi

sonra geceyarısı bütün yumrukları ve tekmeleriyle saldırıyorlar yine

öfkenin buzuyla haykırıyor direnç hiçbir açlıkta görülmemişçesine

sloganların ve ıslıkların keskin çığlıkuçlarıyla yırtıyoruz kanlı geceyi

“ya insanca yaşam ya ölüm” “insanlık onuru yenecek” diyoruz “işkenceyi”

şimdi asi bir nehirdir bir ölüm sürgünüyle kırılmak istenen aç seslerimiz

 

 

hücrelerde ölüm orucuna dönüyor açlık kalbimde asi bir hüzün

dudaklarımda zehirli bir ıslık koşuyor şimdi öpersem ölürsün

 

üstümüzde boğucu bir gece var ve sıcak

şimdi kendi kanını içen aykırı bir çığlıktır yaşamak

şekersiz tuzsuz havasız hücrelerdeyiz dudaklarımız iki kemik parçası

tenimizde açlığın keskin buğusu var midelerimizde o tanıdık çekiç sesi

gözlerimizde ölüm kıyılarının o donuk sisi var uyan ey direniş ülkesi

hücrelerde boğucu bir gece var ve sıcak

hiçbir zaman onursuz yaşama hakkına sahip değiliz

şimdi bunun için can kapımızda bekliyor ölüm tadında bir bıçak

hırçın bir su gibi kendi yatağını kemiriyor kan ve eriyor etimiz

bu ölüm vaktinde eylemin yakıcı alevi silkeliyor hayatı

hastanede boğucu bir gece var siyah örtüsüyle

boydan boya kanayan asi bir ülkedir şimdi kalbim

sözcükler burgu gibi dönüyor dilimde bir mızrak dürtüsüyle

alevler saçan bir tekerleğe bağlanmış gibi yanıyor ellerim

parmaklarımı tutuşturuyor inatçı kıvılcımı direnişlerin

ölümün kıyısında eriyor süretim şimdi çiçekleri sormayın bana

onur tadında dizeler kanıyorum ben bir güncenin yırtılmış sayfalarına

 

 

tenimize ölümün buzlu soluğuyla akıyor siyah bir gün

dudaklarım soğuk bir namlu ucu şimdi öpersem ölürsün

 

yüzüme ölümün aynasını tutuyorum dilime kanlı bir hançer

unutulmasın rüzgar eken fırtına biçer soluğu uzun olur tarihin

susma konuş ölüm güncelerine dizeler kanayan kalbim

bu ölüm vaktinde yaşamın çığlığı inadına haykırmalı

bu kanlı emri kim verdi söyle bizim katilimiz kim?

 

 

tenimize ölümün buzlu soluğuyla akıyor siyah bir gün

dudaklarım iki keskin çığlık parçası öpersem ölürsün

 

 

 

 

 

 

İnsanca Yaşama İsteğidir

Eriyen Etimizden Yükselen Çığlık

 

1

uçuşan bir şeyler var karşımızda

alışılmadık

bir açlık

ölüm ağrılarıyla dolaşıyor başımızda

ve “ölürlerse ölsünler” diyebiliyor birileri, diyebiliyorlar

şiirlerimizin ve türkülerimizin tadı

analarımızı ve kadınlarımızı

saçlarından tutup sürükleyebiliyorlar

onlar

neye hükümlüdür ki sevgilim

yüreklerinde böylesine korkunç bir karanlık var

 

2

birtanem

bugün bilmiyorum kaçıncı günündeyim açlığın

oturup bir mektup yazamıyorum sana: yasak

bıraksalar da

kalem tutamayacak

mektup yazamayacak kadar halsizim

ve dışarıda

inadına

delidolu

ılık bir yaz yağmuru

havada o müthiş dişi kokusu var toprağın

ve biliyorum şimdi

müthiş bir doğurganlıktadır ıslak topraklar

halsizim dediysem de

gücüm var

duyacak ve düşünecek kadar

 

seni düşünüyorum ve yaşamayı

akşam serinliğinde saçlarını okşamayı

ne kadar çok istiyormuşum meğer

ve hani sözün gelişi eğer…

yok…

sen

şimdi

bunu boşver

bazı şeyler

değer

uğrunda ölmeye

sevgilim bazan ölüm yener ölümü

bugün bilmiyorum kaçıncı günündeyim açlığın

ölüm yavaş adımlarla yürüyor etimde

canımın ortasında

keskin bir soru

bir bıçak gibi duruyor

havada o müthiş dişi kokusu var toprağın

ve dışarıda delidolu ılık bir yaz yağmuru…

 

3

vakit ikindi

yağmur dindi birtanem

havada yoğun bir nem var

şimdi sessiz ağıtlardadır annem

kırk dal hergün yeniden kırılır içinde

acılarda yıkanır

su bile boğazına tıkanır

sofra kurar

karmakarışık

ak elleri tutmaz kaşık

gözlerinde parçalanır ışık

delik deşik geçer günleri

ve senin su değse donar teninde

kuruyan derelere karışır gibi

her gece sönen ışıklarla yarışır gibi

dudaklarında hergün bir gelincik solar

gözlerinde çiçeklerin boynu bükülür

ela yaprakları dökülür

bir ses duyulur sevdalı acılı ve incecik

 

ve ben

ölüm ağrıları dolaşırken başımda

doğmamış oğlumla kırlarda koşarım düşümde…

birtanem biraz önce dindi yağmur

başımın üstünde bir hale gibi durur

seni yüreğimde taşıdığım gibi

alnımın ortasında taşıdığım onur

birtanem havada canlı bir nem var

eriyen etimizden yükselen acı buhar

yıkılsın diyedir şu sağır duvar

ve biliyorum yarın

sesli direnmelerde yürüyeceksin birtanem

sesli direnmelerde yanıbaşında yürüyecek annem

 

4

uçuşan bir şeyler var karşımızda

alışılmadık

bir açlık

ölüm ağrılarıyla dolaşıyor başımızda

insanca yaşama isteğidir eriyen etimizden yükselen çığlık

 

 

Açlık Güncesi

 

 

1. asma yaprakları

 

bu asma yaprakları birdenbire

nerden estiyse gelip oturdu şiire

bu asma yaprakları birdenbire

aklımın oltasına takılıverdi

asmanın dalına takılıverdi bir yıldız

ve asma yapraklarından süzülen bir ayışığı

alnımın ortasına çakılıverdi

bu asma yaprakları birdenbire anı

bu asma yaprakları rüzgarda süzülerek uçar

bir genç kızın yürüyüşü gibi bulvarda endamlı

bu asma yaprakları incir yaprağı yerine de geçer

bu asma yaprakları biraz müstehcen mi yoksa aklım karıştı

aklım karıştı özlemin yanık kokusu ellerimin ıssız gecesi

bu asma yaprakları mahkeme kapılarında sürünen “oğlak dönencesi”

ama açlığın ortasında en çok yemek reklamları müstehcendir kimse bilmez

 

bu asma yaprakları…

kara üzüm

üzüm göz ela göz

elsanın gözleri aklım karıştı

haylaz bir çocuk sarhoş bir yıldız gibi oradan oraya şimdi belleğim

nerden çıktı bu çigan parçası

sonsuz kumsallar ıssız deniz kıyıları neyin türküsünü söyler

gökle yer arasında çınlıyor bedenimin ölüm dansı

bulutlara uçurumlara ırmaklara karışıyor

ışıklar ışıklarla anılar anılarla yarışıyor

yağan kar böyle birdenbire

nerden çıktı bu buğulu pencere sıcak çorba inen perde

dalgalar dalgalara çarparak

rüzgarlar rüzgarlara gözkırparak

koşuyor amaçsız

 

o eski gecenin pembe çınıltıları mı bu yoksa kulaklarımda uğuldayan

bu sağır eden bütün duyularımı

sarhoş bir yıldız gibi sallanıyor belleğim

haylaz bir çocuk gibi koşuyorum gül yollarında

aklım karıştı hani nerde gözlerin

asma yaprakları kıpırdamıyor… rüzgar sustu

ben bu üzerine ölü toprağı atılmış gibi suskuları hiç sevmiyorum

bir asit nöbeti geçiyor gözlerimin içinden

çığlıklarımız birbirine çarparak büyümeli halbuki

üstümüze süngü ve kask gölgeleri düşmüş görmüyor musunuz

bu kanayan çizik şiirlerin süngülenişinden kalan izdir

bu boşluk, bu çıplak ve soğuk duvar

bütün kitaplarımızın götürüldüğünün kanıtı

öldürmek ya da kitapsız bırakmak aynı kapıya çıkar

gecenin saçlarına çiğ damlıyor asma yapraklarından

 

gecenin üstüne kan damlıyor kalbimden aklım karıştı

bu asma yaprakları sonbaharda sarı

alıp götürüyor onları bir güz rüzgarı

nerden çıktı şimdi bu eylül apoletleri

aklım karıştı… sıcak bir şafağı eziyor tank paletleri

bu asma yaprakları… gelen kim

bu asma yaprakları kara üzüm gözlü gecelerin buzlu dağ nöbetleri

yıldızlı bir akşamdı anımsa

yolları kesilmiş bir geceye akıp asma köprüler geçtiğin

 

geceye çağrışımlar doluyor ve kekeme sesleri midelerin

bu asma yaprakları yaprak dolması midem kendi çeperini yiyor

bu asma yaprakları… aklım karıştı… etim eriyor

açtığın süresiz askısında iradem gövdemi çarmıha geriyor

tersine bir kuyu şimdi zaman

bir anakonda gibi kıvrılıyor ranzamda saatler

çıplak duvara çiviliyorum sessiz çığlıkları

içimin forumlarında hep aynı şeyi tartışıyorum

susması gerektiğinde niçin konuşur da

konuşması gerektiğinde niçin susar insanlar

halbuki suskunun korkunç ağırlığı ezer ruhları

insanların üzerinde adi bir etiket gibi duran suskuları sevmiyorum

damarlarımda açlıklarla koşuyor yaralı bir çığlık

matlada uğultulu bir uçurum

açlığın direkten ölüm uğultusu

ve gecenin saçlarına sabır damlıyor kalbimden

 

2. alev ve yağmur

 

açlığın süresiz çığlığı bu bir bir sayılan kemik uçlarımızda

aç bir afrika resmi çiziliyor bedenlerimize

ölüm kokusu yayılmış maltaya ölüm kokusu soluklarımızda

kezzap acılar döküyoruz, sevdiklerimiz, gözlerinize

avuçlarınızda çığlıklarımızın dikenli yaprağı

yumruklarınızı sıkıyorsunuz kan damlıyor

ve mektup yok, görüş yok

bilmemenin haber alamamanın kıskancında kaygı dokuyor yürekleriniz

kayıpların türküsü kibrit ve çakmak alevleriyle yakıyor geceyi

Plaza de Mayo’da

bir ana kendini yakıyor İstanbul kaldırımlarında

alevin ve açlığın içinden geçiyoruz

kendi etimizi koymuşuz bedenlerimizin yemek sofrasına

açlığı ve direnci bölüşüyoruz ölüm kokan soluklarımızın buğusunda

ve gölgelerimizle gölgeleniyor alınlarınız… mide kanamaları… kim

buza batmış kirpiklerinizde kaygısını taşıyorsunuz ömrümüzün

telaşlı koşturmaların askısına asıyorsunuz kaygılarınızı

aç bedenlerimizin auschwitz sureti adımlarınızın mağmasında

etimiz saklayamazken artık iskeletimizi

yüreklerinizin acı duvarlarına asıyorsunuz aç siluetlerimizi

 

alevin ve direnişin içinden geçiyoruz birlikte

gözlerimizde ay yansıları yok ılık rüzgarlar uzaklaşmış

yıldız bahçelerinde koşturamıyor ince kuş uçuşu bakışlarımız

yağmur hep yağmur sicim gibi gökten sağılan bu havalandırmaya

küçük koğuş penceremizde sicim gibi yağmurun ıslak dansı

kemik uçlarımızı kazır ve kulak zarımızı

çekin şu su gürültüsünü pencerelerimizden

rüzgar kapıları döğüyor ve parmaklıkları

etimden her gün bir yıldız düşüp ölüyor

ışıklar kırılıyor yağmur tanelerinin hırçın savruluşlarında

nabız vuruşlarında saatler yavaşlıyor

bir ölüm dansı başlıyor gövdemin varoluşlarında

 

yağmura benziyor çıktığımız açlık yolları

sağıp kendi kanımızı öyle yürüyoruz

şarap kupasından içer gibi içiyoruz kendi hayatımızı

ve eteklerinizde sevdiklerim hüzün ve çığlık uçuşuyor

gözleriniz iki alev sarkıtı

sofranızda kuru ekmek acı zeytin birkaç kırıntı

uykusuzluk sağılıyor geçmek bilmez gecelerinizin kaygı bakracına

ölüm kokumuzu taşıyor size bu sicim gibi yağmurlar

ve çarpıyorlar ruhunuzun uçurum yamacına

ıslak ayaklarıyla sokaklarda su birikintilerini dolaşıyor soğuk bir rüzgar

adımlarınızdan buz gibi bir öfke savruluyor

meclis ve bakanlık kapılarını eritiyorsunuz ayak izlerinizde

çıkarıp yüreklerinizi meclisin sağır sıralarına fırlatıyorsunuz

sessizliğin iliklerine işliyor çığlıklarınız

ateşi acıyı ve direnci bölüşüyor kadın ve erkek elleriniz

 

3. ay doğuyor: sabır ve ışık var mataramızda

 

kalbim sessizce çatlıyor açlık uykularının buzlarında

uçurumun ucunda bir bayrak gibi sallıyorum hayatımı

uçurumun ucundan bir ışık seğirtip geliyor alnımın bakracına

belleğimin tavanını deliyor ince uçlu bir hançer

anıların portakal rengi tozları dökülüyor avucuma

güneşin atkısını atıp boynuma rüzgarlara savuruyorum kalbimi

bir yıldız billuru asılıyor düş tavanıma

ışıklı avizelerin arasından geçip yakalıyorum sarı saçlarını

yaralı bir ışık tanesi kan tadı bırakıyor gözuçlarıma

 

ve birdenbire ay doğuyor

ışık döküntüleri dudak çizgimi çekiyor geceye

diken yastıklarında şakaklarım sızlıyor

yıldırım düşmüş ağaç kökü sanki ayaklarım

direncin çelik kerpeteniyle büküyorum açlığın geçmek bilmez zamanını

sabır ve ışık var mataramızda aydınlığa yürek borcumuz

 

ayışıkları karanlığı biçiyor

kaburgalarımın arasından bir bıçak geçiyor kanatmadan

yalan gemilerinin kuşatmasında açlık kenti

can ülkemi bombalıyor suskular

dilimi ısırıyorum kanatırcasına…

 

bir savaş alanında kaputuna gömülmüş asker ölüleri geçiyor ekrandan

büyük dünya savaşları çılgınlık ve katliam

ölüm kuşatmalarından geçiyorum ve kurşun sağnaklarından…

tabyaların ölüm sessizliği yırtılacak birazdan

birazdan topların ölüm marşı karışacak soğuk rüzgara

birazdan bir gemi sulara gömülecek ve insanlar

bir tabyanın çelik örtüsü parçalanacak birazdan

kan sızacak ıslak ve soğuk toprağın gözelerine

asker ölülerinin soğumamış paramparça cesetlerinden…

mermi çukurları açılıyor göğsümün kemikli toprağına

 

mermi çukurları damlıyor göğsümün kemikli toprağından

ışık çukurları göz kırpıyor gecenin karanlık çarşafından

bir kayanın gölgesinden boynunu uzatıyor bir çiğdem

çiğ damlaları düşüyor sessizliğe asma yapraklarından

ve sessizliğin saçlarını yolluyorum kendi saçlarımda

bir sigara sarıyorum ruhumun tütün harmanından

cansız ellerimle açıyorum ayışığının yapraklarını

ve kovuyorum ölümü bedenimin aç ülkesinden

 

4. çatıda güneşi gagalıyor güvercinler

 

çatıda güneş ışıklarını gagalıyor güvercinler

devinimlerin yavaşlamış saati düşüyor şakaklarıma

ellerim ve tenim üşüyor

asi künyemi damlatıyorum zamanın alnına

midemin örsünde açlığın çekiç darbeleri

direncin sabır trenine bilet kesti kondüktör

bir imgeler geçidinde akıyor dizelerim

ve birdenbire puntolara çıkıyor sesim

bin yere dağılıyor çığlık birdenbire

ve asma yaprakları gelip yeniden giriyor şiire

üstüne binerek ölüme rahvan bir atın

bu asma yaprakları ekşi lezzeti yaşadığım hayatın

çatıda güneşi gagalıyor güvercinler

 

       
 

Ellerimde Tarih Tadı Var

 

 

her sözcükten bir parça kestim

ellerimde anlam tadı var

bende her insandan bir parça yaşar

bende bütün ömürlerden birer tümce

sevişme gecelerinden birer çizgi

her düğünden bir parça halay bir kadeh neşe

her gerdekten biraz düş biraz heyecan

her ölümden biraz acı her ayrılıktan biraz hüzün

her savaştan bir parça kan ve bir kurşun

her tarladan biraz ter biraz tohum biraz ürün

her fabrikadan biraz ekmek biraz grev ve birer tulum

her yoksul sofrasından biraz açlık biraz tuz ve ekmek bir dilim

her uygarlıktan birer anıt ve sınıf mücadelesi ve bilim

her direniş kentinden bir barikat biraz hayat biraz ölüm

her özgürlük savaşından bir parça umut

her ülkeden birer devrim

her isyandan bir parça kestim

ellerimde tarih tadı var

 

 

 

 

 

 

 

 

Mahirdi Adım

 

 

karayağız delikanlıydım

hayat alevdi damarlarımda

mahirdi adım

kahpece kurşunlandım

on damla düştüm toprağa

on damla upuzun kanlı

on yiğit yürek on yiğit delikanlı

 

bilsinler

yiğitliğim

oligarşiye kinim

ve emperyalizmin namlularında paramparçalığımla

uzanırım latin amerikalara

kübalara bolivyalara

uzanırım Ernesto Che Guavera’ya

uzanırım kızıldereden

uzanırım kanlı bir dağ evinden

vietnamın şanlı topraklarına

ve öperim Ho Amca’nın elinden

 

bilsinler ben

dağ gibi devrilen

kanlı namlularında oligarşinin

ama ölmedim

ellerim binlerce yumruk oldu göğe sıkılan

adımlarım faşizmin üstüne yürüyen adımlarda

beynim nasırlı ellerinde işliyor işçilerin

şimdi karanlık şehirleri gür sesleriyle inleten delikanlılarım

dokuz aylık bebeğim anaların karnında ben

her seferinde binlerce doğacağım kıpkızıl ölürken

 

 

 

 

 

 

 

 

Şafak Yoksulları

 

 

sabah

güneş bulutlu gözlerini vuruyordu şehre

şehir siste saklı

şehrin gözleri mahmur gözleri çapaklı

yaprak yaprak ıslak taş kaldırımlara vurmuş sonbahar

pusuya yatmış kurşun bulutlarda kar

ve eli baltalı üstü yamalılar

çatlak dudaklarında titrek bir nefret

ellerinde sabah kahvaltısı sigaralar

öksüz caddelerde kurşuni dolaşıyorlar

ürkek bakıyor gözleri

genç suratlarında asırlar yatıyor

ve yamalı elbiselerin altında

soğuk titreyişler volta atıyor

 

güneş yükselirken bulutlar giyinmiş gökte

sis kalkacak perde perde

ve acımasız bir gün başlayacak bu ıslak şehirde

eli baltalı üstü yamalılar

kiralanacaklar bir bir

el kapısında akşama kadar esir

kesilmiş odunlar arasından hasretle bakacaklar yaşama

ve nefretle sallayacaklar baltalarını

ve yorgun düşecekler

güneşle beraber

kapkara

üşümüş aç gecekondulara

 

 

 

 

Ey İntifada

 

 

ey intifada harmanla yüreğimin isyan yollarını

kaç parçayım ben böyle bütün gövdem diaspora

kaç parçayım ben böyle

geçtiğim yollar hep tel zaatar

“tel zaatar yayuni/tel zaatar gözlerim”

kıyım bulutları dolaşıyor eylüllerde başımın üstünde

“ne yaptı günler sana/orda yaşayanlar şimdi nerdeler”

dair yassin bir ölüler köyüdür artık filistinde

şatillada dört bin kez toprağa karışıyor kanım

mitralyözlerin kurşun yaylımı bıçaklıyor göğsümü

önden çıkanların taranmış cesetlerini görüyorum

kendi ölümümden önce

“gene geleceğiz karşılaşmanın yollarında

tarih kulağıma fısıldıyor”

filistin sesini bağışlıyor bana

sesini bağışlıyor ve ben bir çocuğum işgal altında

altı yaşında yapılıyor ilk sorgum

-kim saldı seni sokaklara kimden emir aldın?

müzipçe gülüyorum içimden saklayıp tüm yanıtlarımı

-erkek kardeşim ahmetten

ve ahmet dört yaşındadır,işgal altında çabuk büyük çocuklar

işgal altında çabuk büyür çocuklar

ve oyun oynarlar sorguculara

-size taş değil de gül mü atsaydım

ya siz kimden emir alıyorsunuz akıl hocanız kim?

işgal altında çocuklar oyun oynar sorguculara

sonra eşbel ve şabab ve taş savaşları

işgal altında çabuk büyür çocuklar, “önce çocukları vurun”

önce çocukları vururlar filistinde ali onbir yaşında

ali onbir yaşında ve onyedisinden esmer bir kızdır sahar

işgal altında yiğit olur genç kızlar

-minicik çocuğu katlettiniz, siz hayvansınız, beni de vurun

ve vurulur göğsünden sahar, hadi beni de vurun hayvanlar

beni de vurun hadi, benim kemiklerimi de kırın

çığlıklarımın laneti yağsın üstünüze

ey intifada harmanla yüreğimin isyan yollarını

ben işgal altında zafere kadar savaşacak filistin suretiyim

 

 

 

Gözbebekleri

 

 

bu gökyüzü

bugün

niçin böylesine uzak

niçin gözleri kör bugün

bu gökyüzünün

üç ananın yüreğine saplanmış üç hükmün

sütü bozuk

içini bile parçaladılar ölümün

bugün

neşenin günü değil

zoraki gülümsüyorsa da dudaklar

gözlerden uçup gitmiş neşe kuşları

yürek inip çıkarken yokuşları

küçük umutlar uçup gitmiş

şimdi daha derin gözbebekleri

 

 

 

 

Beni Devingenliğinle Bekle

 

 

geceye resimlerinle düşüyorum kanım ıslatılmış

bir yıldıza döküyorum içimi dört yanım kuşatılmış

bir öykü anlatıyorum uçurup sana bütün öpüşlerimi

sonra karadenizin serin sularında yıkıyorum düşlerimi

bir ıslık tutturuyorum sonra hesaplaşıp volta boyu duvarla

karşımız munzur tepelerinde kar eteklerinde zavallı bir baharla

ah dur git otur böyle başlanır mı güne kapımız kilit

beynimde ay kanımda okyanus sus yüreğim gelgit

karadeniz nerde kalır istanbul nerde hani yastığımın ikizi

ayaklarım zincir vurulmuş gibidir gözlerim parmaklık izi

Mandela içerde Winnie dışarıda tam yirmidört senedir

pretoria siyah çoğunluğun boynuna vurulmuş bir mengenedir

hangi utanç çağının eseridir bu hangi hitlerin bu ne iştir

etimize geçen kanatan koparan öldüren hep aynı diştir

 

şiire çoğalmış düşüyorum bütün kanım kaynatılmış

bir yıldıza döküyorum içimi bütün utanmalar atılmış

söylesene kaç sene geçti kavgamızın ve sevdamızın üstünden

bir dağda kurt ölse bize tüyü bile düşmez böyle kaç sene

tenimizin üstünden böyle suskun kaç mevsim geçti söylesene

şafak dudaklarınla susturulmak varken güneş doğarken

belleğimi banıp çıplak etine dudaklarım çırpınır öpüşlerine

bir saat gibi kurulurum zehir zemberek vurulurum gülüşlerine

gözlerim çakmak ellerim çıplak bir gül yaprak açar ılık kuşlar uçar

gözümde gözün dizimde dizin kıyılarına vururum denizin

neki hangi düşten çıksam tenim ayrılık rüzgar esmez geceden

düşten kurduğum sevişleri kumdan kaleler gibi tutup yıkarım

kanımın kafesine çarpan kuşun ensesine her gece bir kurşun sıkarım

en iyisi bir ıslık tutturayım ben yine dağların büyük hasretine

 

Düş ve Gerçek

  

1

gözlerimde sisler donar yalnız uyanışlarında sabahların

tutkun sevdaların saltanatı hüküm sürer kalbimin ülkesinde

sıcak bir üpertinin ıssız yollarında yiter ellerim

bir tek iskeletleri kalır avuçlarımda isteklerin

özlemin uçuk hayaletleri dolaşır gözlerimin derin kuytularında

ve başıboş sözcüklere yıldız kementleri atarım şiirin yanan ufkunda

unutup geçerim üstünden bütün dilsiz yakarışların

basarım yüreğimi gülün alnına saçları kestane karası

okşarım sonra kirpikuçlarını ayrüzgarı bakışların

deniz kokulu sokaklarını yürürüm mavi bir şarkının

dudaklarımla içerim gönülçelen nakaratların buğulu ezgisini

geçerim sonra gül yollarında sana tutkunluğun şafak çizgisini

unutuşlarımı eski bir çıkrığın kol ucuna asarım

düş ülkemin gizli yollarında bütün kapılar açılır sana

bir sen duyarsın benden özge tenimden akıp giden o tutkulu müziği

ve düş tadında ilişir siluetin yumuşak bir sabahın kenarına

 

2

düş tadında ilişiyor siluetin yumuşak bir sabahın kenarına

bir bekçinin ayak sesleri bu parke taşlarında ıslak izler bırakan

bu giden yorgun bir işçinin uykusuz öksürüğü daha sabahtan

ilk vapur düdüğü bu kalkışa hazırlanan

uzaktan bir otobüs geçiyor ıslak asfaltta lastik tekerlerin sesi

bir pencere kanadı çarpıyor sessizlikte

üst katta çay demlemeye giden bir kadının ince ayak sesi

ve odanın penceresinde ilk ışıkları güneşin

daha açmadım pencereyi sırtımda yastık

o çocuksu uykunda seyrediyorum seni

odaya yağmur ve toprağın kokusu vuruyor hafiften

ve sen sabaha açıyorsun gözlerini

kıpır kıpır mahmur ve sevecen

ilk gülüşünü hemen yakalıyorum dudak çizginde

mutlulukla bakıyorsun ve hafifçe okşuyorum saçlarını

 

bir yaz denizinin dingin salınışı gibi dalgalanıyor zaman

gülümseyen dudak çizgine takılıp kalıyorum yine biran

kirpiklerinde pembe kuş gölgelerinin dalgalı kıpırtısı yanıp sönüyor

gözlerinde ışıltılar bir pınarın berrak suyu gibi kıpırdıyor

dışarıda bir serçenin sabah cıvıltısı

perdede renkli bir acem halısı

havada çiçek tozu çiçek buğusu

ılık bir rüzgar yumuşacık okşuyor yaprakları

hafif dalgalarla kumları okşuyor deniz

bir çoban kavalının yanık türküsü dolaşıyor dağları

pembe bir gül düşüyor dudaklarına senin

yumuşak bir dans ezgisi çalıyor doğaç gitarlar

kuşlarla birlikte mavi gökte bir uçurtma süzülüyor

sokaklarda taze buğusu geziniyor fırından yeni çıkmış bir ekmeğin

bir barış türküsü dolanıyor evlerin kapılarını

beyaz bir güncede yumuşacık ilerliyor mavi bir kalem

bir şiir kuşu çalıyor kalbimin kapılarını ve gül yollarına dalıyor

bütün ayrıntılarını yere dökmüş çıplak bir sevgi tümcesi noktalıyor sabahı

 

3

ve yalnız seherlere düşerim yeniden, kurşun erir avuçlarımda

tutsak ikliminde başımın üstünden geçip gider dört mevsim

duyarsın göklere ve yerlere, dağlara ve denizlere karışır sesim

göresim gelir de mümkünü yok yetmez albümdeki resim

tutkun sevdaların saltanatı hüküm sürer kalbimin ülkesinde

sıcak bir ürpertinin ıssız yollarında yiter ellerim

ve tüy gibi takılıp kalırım sonra ıssız ucuna hayalinin

iki dirhem bir çekirdek kahkaha bir kibrit çakımıdır

bir kibrit çakımıdır gözlerimdeki düş ılığı

şarkıların aynası kırılır dudak çizgimde

ellerimde bir tek tuzu kalmış kucaklaşmaların

parmakuçlarımda kalmış kokun bir dokun bin özlem işit

 

ey yangınların sehpasına sarı sayfalı saçlarını bırakan kitap

ey görülmüştürün tel örgülerine takılıp kalan gül kokulu mektup

ey çiçero ey danton ey büyük hatipler

tümceler ünlemler soru işaretleri ve kipler

sözcük verin bana sıkılmış bir kurşun gibi karanlığın alnına

damarlarımda bozkır yangınlarıyla koşuyor sevdalı bir çığlık

yemin olsun yakacağım ben bu özlem yüklü sabahları

 

4

şimdi iki sıcak dalganın kesişimindeyim

günün içinde çizgiler kalem ucu siyah mürekkep

kalem ucu hasret mürekkep kısır çizgiler cansız

babilin asma bahçeleri yok

bir ev yok, evin bir odası ve odanın gizi yok

gece var, çizgi var, yastığım var, yastığın ikizi yok

karanlık sularda yüzen ışıltılı kayıklar da yok

zaten pencere de yok balkon da yok

günün içinde ben varım, ellerim ve gözlerim var

dudaklarım yok: pembe tenli gecelerde kalmışlar

bende iki yaşam sürer biri düş biri gerçek

gerçeğin içinde bir deniz ve bir dalga var

ama karşılıkları yok, gecede yalnız çağrışımlar

zaten deniz kıyısı da yok, kilitli kapılar var

bir de anılar, anılar, anılar…

 

gece özlemi saklamıyor saydam alevine düşüyorum anıların

o bahar şarkısını birlikte söylerdik

ayrı bir dünya biçimlenirdi gecenin kıvrımlarında

ışık ve gölgelerin pembe oyunu, yanıp sönen çiğ damlası

gizli bir tutku vadisiydi ruhumuzda akıp giden

başka bir yerküreydi merkezinde sevginin ıslak ve kızgın mağması

başka bir topraktı üzerinde hayatın dalgalarla oynaştığı ve sıcak

başka bir müzikti ılık sesiyle yankılanan

başka bir gökyüzüydü pembe yansısıyla solukların buğusundan

başka bir kitaptı her sayfasında ilk sayfanın heyecanı yaşanan

çıplak sözcükler çiselerdi gecenin aşk lehçelerine

çağlardır bilindiği halde yeni keşfedilmiş gibi koştuk gül bahçelerine

birbirinin türeviydi gözlerimizdeki mutluluk

gece özlemi saklamıyor saydam alevine düşüyorum hayalinin

 

5

saydam alevine düşüyorum hayalinin içimde çiçekler

bir şarkıya döküyorum içimi düş tadında bütün renkler

ayışığı yavru ceylan ürkekliğinde karışmıştır şimdi sulara

sarı bir alev yumuşacık serpilmiştir bulutlara

ve korsan gibi saldırıyor avuçlarıma yalnızlığım

hani nerde omuzun usul bir su gibi başımın altında…

 

gecemi teslim alıyorsun dizelerin kemanı çalıyor inceden

sözlerin öpücüğü alıp götürüyor beni en yüksek yıldıza

sınırsız perdesini açıyorum gökyüzünün ve senin mavi kapılarını

ve çıplak bir kervan gibi yürüyorum özlem yüklü gecede

su gidiyor benimle, ay gidiyor, yürek vuruşlarımı dinle

ceylanların yıldızlı sulara değdiği bu ayrılıklı saatlerde

yüzün belki sıcak bir liman belki ılık bir deniz ellerin

usulca girsen şimdi geceme yakanda çıplak bir gül…

 

ve birden bir robenson adasındayım

sesini dinliyorum böceklerin yaprakların ve rüzgarın

ama bir kulübe, kulübenin önünde ağaç, ağacın dalında hamak yok

üstümde yıldızların yorganı yok

dalgalar ayaklarımı okşamıyor sahilde ve suyun müziği yok

sessiz bir avuntu çöküyor parmaklıklara ışıldak sarısı

yakıcı rüzgarlar esiyor gövdemin ateş yelkenine

duvarların soğuk kıskacında susuz salkımsöğütler gibi saçlarım

hey, bırakın kızlar gülüşerek gezsin bıyıkaltı gülümsemelerin sahilinde

ama dinleyin bir gelin yanık bir şarkı söylüyor gecenin en körpe yerinde

 

yemin olsun yakacağım ben bu özlem yüklü geceleri

damarlarımda yangınlarla koşuyor sevdalı bir çığlık

 

6

sana düşlerden bir seçki yolluyorum her günbatımı

bulutlar tutuşuyor üstlerinden

silikleşiyor sonra ve griyi kovalıyor karanlık

sönüyor günbatımının şehla kızıllığı

sonra kirpiklerinde içiyorum yıldızları bir bir

ıslak kahverengi bir tül gibi gözlerin

akşamlar da susturmuyor özlemi ıssız sulara düştük

aysı ışıklar oynaşıyor gözlerimde

arasözlere sıkıştırıyorum tutkulu arayışları

arsız bir heyecan düşüyor ellerime

dokunuşların baştançıkarıcılığı yalın sokuluşlarını düşürmüyor ama üstüme

bir düşü boca ediyorum da saatlere hiçbir işe yaramıyor

başımın bulutlarında gezme ne olursun böyle

ama aşkın bitmeyen türküsünü söyle … söyle

kim demiş aşkların en güzeli kısa sürendir diye

aşkların en güzeli

“birbirinden birer insan yaratarak”*

ve her gün üzerine birşeyler katarak

tutkuyla akıp gitmektir

tutkuyla akıp gitmektir aşkların en güzeli ve birikmektir birbirine

 

gözlerin iki keskin alev gibi çakılıyor akşamın en körpe yerine

ve sevdalı bir çığlık yangılarla koşuyor kalbimin gül siperine

yemin olsun yakacağım ben bu özlem yüklü akşamları

 

7

güneşin son közleri söndü yine akşamla

işte yeniden yükseliyor ay sessiz ve sakin bir ihtişamla

bir güvercinin yumuşak tıpırtıları dolaşıyor tutsak tavanda

gözlerim kıpırtılı bir romanda

gül yollarını sessizce yürüyor tarihin…

ovada göçebe çadırları uzanıyor ve dağlarda sedir ağaçları

kıyıda kışkırtıcı ve hırçın sesi dalgaların

erkeklerin neşeli çığlıklarıyla çalkalanıyor eski Fenike ülkesi

ve kölece bir yaltaklanmayla geçiyor gözlerimden Astarte’nin şehvetli gölgesi

sonra Atina surlarında aklanıyor suçlu Aspasya’nın ıslak ve buğulu nefesi

özgürlükleri için tapınaklarda erkeklere sunuyor kendilerini kızlar

bir tapınağın sunağında günnük tütsülüyor güzel bir köle kadın

ve “erkek efendindir” buyuruyor ona “haydi” diyor “onun kollarına git”

ev haremlerine kilitlenen kadınların çıplak ve güzel kraliçesi Afrodit

saf güzelliğiyle Lekesiz Bakire utangaç adımlarla giriyor sonra sahneye

yüzünde el değmemişliğin manastıra kapanacak hüznü elinde renkli bir eşarp

ve onu şatolarına kapatmak için kıran kırana dövüşüyor arenada iki şövalye…

ve ellerim itiyor hepsini

sadece senin saltanatındır hüküm süren

sadece senin sevgin geziyor kalbimin gül ülkesini

sonra birden

keskin ağzıyla bir ustura çapraz yaparak geçiyor gözlerimden

kız bebeklerin iffetini alıyorlar machismo ülkelerinde ve gözlerim kanıyor

gözlerim kanıyor...sen nerdesin...artık gel…gir düş ülkeme

çıplak bir tenin tütsülü buğusu değil bu koşan sevgimin gül siperine

hakeşitliği ve özgürlük sözlerini asıyorum kalbimin aşk gönderine

yalan ve ikiyüzlü ve sahte hiçbir şey girmiyor artık gönül defterine

erkek egemen aşkların tekil buğusunu

siliyorum pencerelerden sabaha uyanarak

insan eşit olduklarını gerçekten sever

ve onların yanında özgürdür ancak…

“saydam sabah bulutları” yürüyor dağların doruklarına

gel, düş de olsa, dudaklarının ufkunda doğmak istiyorum gülsabahına

 

8

geceyi kan teslim alıyor

bir Maya kadını parçalanıyor süngülerin ucunda

omuzlarında mermi taşıyor kurtuluş savaşı kadınları

geceyi kan teslim alıyor ve sürgün yollarına düşüyor Tança

geceyi kan teslim alıyor

“ben Dalal, yurdum için ölmeye hazırım, ağlama anneciğim”

kendi kanıyla yirmibir yaşında bir kadın resminin arkasını karalıyor

ve geceyi işkenceler teslim alıyor

askı demirinde acıyla çırpınıyor bir kadın

çığlıkları duvarlara çarpıp parçalanıyor

çığlıkları burgu gibi deliyor kulaklarımı

ve bütün gizlerini susuyor hiç unutmayacağım

geceyi işkenceler teslim alıyor

çırılçıplaktı askı demirinde kadın

çırılçıplaktı ve bütün insanlığını giyinik

ve insanlığından soyunmuştu sarhoş kahkahalarıyla işkenceciler

yemin olsun yakacağım ben bu kanlı geceleri

yemin olsun yakacağım ben bütün işkenceleri

damarlarımda yangınlarla koşuyor yaralı bir çığlık

 

 

       
 

Sözcükler

 

 

ve üçüncü boyutumu yitirdim mektupların beyaz ülkesinde

 

üçüncü boyutumu yitirdim ellerim sıcak bir ülkeydi eylül öncesinde

ellerim sıcak bir ülkeydi ve güz rüzgarları yağmaladı avuçlarımı

kül fırtınaları kavurdu saçlarımı alnımın ak çizgisine aktı ateş

alnımın ak çizgisine aktı ateş ve kırlangıç ölüleri kanattı gözuçlarımı

güz rüzgarları yağmaladı avuçlarımı çatıları uçmuş bir sevda kentidir kalbim

 

ve üçüncü boyutumu yitirdim mektupların tutsak ülkesinde

kalbim bütün çatıları uçmuş bir sevda kenti sıcak geceleri unuttum

tenim uçuk bir yansı kaç yıldır mektupların sessiz söz çevrintilerinde

sıska siluetleriyle sözcükler beyaz bir çölde bir gölge gibi sürüklediler ömrümü

kaç sabır yılı bu gözlerimi parmaklıkların paslı askısında unuttum

en güzel sözleri yağmak için kağıtların tuz kurusu toprağına

belleğimin sözcük ırmaklarını bir çöl sürgünü gibi içip kuruttum

 

kaç uzun mektup yılı kaç sabır yılı bu kanımı içtim

karıştırıp geçtim bir sevda kitabının geceler boyu yanan çıplak sayfalarını

ay öpüşlü sözcükler seçtim…

ay öpüşlü sözcükler seçtim

ve kağıtların iki boyutlu ülkesinde yitirdiler dudaklarını

hiçbiri bir sevgilinin dudaklarına sevda sıcağı bir öpüş konduramaz

yitik bir gecenin ıssız sularındaki uçuk hayallere benzerler biraz

 

kaç uzun mektup yılı kaç sabır yılı bu ellerimi içtim

tutuşturup geçtim inatçı bir sevginin görüş camlarına düşen buğulu gölgesini

gül dokunuşlu sözcükler seçtim…

gül dokunuşlu sözcükler seçtim

ve kağıtların iki boyutlu ülkesinde yitirdiler parmaklarını

hiçbiri bir annenin ellerine oğul sıcağı bir dokunuş konduramaz

aynada kokularını yitiren çiçek yansılarına benzerler biraz

 

kaç uzun mektup yılı kaç sabır yılı bu kanımı içtim

tutuşturup geçtim çoğul öykülerin kalbimin yolarına düşen arkadaş gölgesini

karanfil gülüşlü sözcükler seçtim…

karanfil gülüşlü sözcükler seçtim

ve kağıtların iki boyutlu ülkesinde yitirdiler yapraklarını

hiçbiri dağlı bir dost sohbetine çam kokulu bir kahkaha konduramaz

çay buğusunu yitirmiş çatlak kristal bardaklara benzerler biraz

 

 

 

kaç uzun mektup yılı kaç sabır yılı bu ömrümü içtim

karıştırıp geçtim

aklımın isyan vadilerinde yasak bir kentin hala ışıyan kitaplarını

asi yürüyüşlü sözcükler seçtim…

asi yürüyüşlü sözcükler seçtim

ve kağıtların iki boyutlu ülkesinde yitirdiler ayaklarını

hiçbiri direnen bir halkın

tarihle yıkanan sokaklarına kolkola bir adım konduramaz

resmin devinimsiz yüzünde çağıltısını yitiren hırçın dalgalara benzerler biraz

 

ve üçüncü boyutumu yitirdim mektupların özlem ülkesinde

kaç uzun mektup yılı kaç özlem yılı bu

kalbimi ellerimi kanımı

ömrümü içtim

karıştırıp geçtim

aklımın isyan vadilerinde yasak iklimlerin ateşe yazgılı kitaplarını

karıştırıp geçtim

sevda kitabının yağmalanmış avuçlarımda hala yanan çıplak sayfalarını

şiir ülkesini koşarak geçtim ve dolaştım dilin bütün sanatçı sarraşarını

ay öpüşlü gül dokunuşlu karanfil gülüşlü

asi yürüyüşlü sözcükler seçtim…

 

sözcükler ki

en sınırlı olandırlar ve hiçbir sınır tanımaz

her şeydirler ve hiçbirşey, üstlerine büyü sürülmüştür biraz

ve bu yüzden onlara şiir ülkesinin krallığı verilmiştir

sözcükler ki

hayatın kağıda düşen gölgeleridir hepsi

ve bu yüzden onlara gri renk uygun görülmüştür

kaç yıldır unuttum

sözcükler gri bir çölde sıska bir siluet gibi sürüklediler ömrümü

 

ve tenim suskun bir sevda kentidir mektupların “görülmüştür” ülkesinde

kaç özlem yılı bu gövdemi parmaklıkların paslı cenderesinde unuttum

ateş yansıları kondurmak için gecenin kıyısına

kaç yıldır özlem ülkesini düş yaylımına tuttum

 

kaç uzun mektup yılı kaç sabır yılı bu kalbimi kurşuna dizdim

parlak kan kristallerinden özlem resimleri çizdim kağıtların çıplak tuvaline

ince işlemeli sözler yazdım…

ince işlemeli sözler yazdım

ve mektupların iki boyutlu ülkesinde yitirdiler öznelerini…

kaç yıldır unuttum

üçüncü boyutum yitik bir çizgidir mektupların beyaz ülkesinde